21 Mart 2020 Cumartesi

Tattoojitsu ve Ortaköy Günleri

Dövmeci Bölüm 18


Lise bittikten hemen sonra Kazım Carlsen Salahor ile tanıştım. Sene 1995 idi. Bugüne kadar tanıdığım en deli dolu adamlardan biri olan Kazım’ın elinde o ana kadar hiç görmediğim bir şey vardı. Bir dövme makinesi! Kazım hayatımı değiştirecek bir teklifte bulunarak bana Ortaköy’de açmayı düşündükleri bir dövme stüdyosunda çalışmak isteyip istemeyeceğimi sordu. Bu benim için o ana kadar karşılaştığım en büyük fırsattı. Fakat bir problem vardı. Daha önce bir dövme makinesi görmüşlüğüm ve kullanmışlığım yoktu. Kazım sağ olsun bu duruma şöyle bir çözüm getirdi “Bana yapar öğrenirsin.”

O dönemlerde Türkiye’de dövme malzemesi bulabileceğimiz bir piyasa yoktu. Yurt dışından hasbelkader getirtebildiğimiz boya, iğne ve dergiler dışında buradan orijinal malzeme tedarik etmek mümkün değildi. Biriktirdiğimiz deneyimlerimizle ve duyduğumuz dedikodularla, geriye kalan malzemeleri kırtasiyeler, eczaneler ve fotokopicilerden tedarik edebiliyorduk.

Kazım, sosyetik bir camianın nev-i sahsına münhasır, istisnai bir bireyiydi. Parada pulda gözü yoktu. Çok dürüst biriydi. İdolü olan Mickey Rourke’un Türkiye’deki temsilcisi gibi yaşardı ve kadınlar da ona bayılırdı. Ortağı ve dükkânın esas finansörü olan Murat ise baba
mesleğinden alamadığı heyecanı bu sektörde bulacağını umuyordu. Stüdyonun adını Murat’ın yaptığı dövüş sanatı olan Kaizen Aikijitsu’nun “Jitsu”su ile “Tattoo”yu birleştirerek ben koymuştum.





Tattoojitsu’da daha önce sadece gazete ve dergilerde gördüğüm bazı kişilere dövmeler yaptım. Lafı gelmişken, ne o zaman ne de bugün cemiyet hayatından (o da artık nasıl bir lafsa) dövme yaptığım kişileri, vitrinimde reklam amaçlı sergiledim. Bunu yapmak bana, yaptığın işe ve kendine güvenmiyor oluşun bir göstergesi gibi geliyor. 

En iyi ve en doğru reklamın da yapılan işin kendisi olduğuna inanıyorum. Yapıldığı kişinin değil!..

Oradaki çevrede daha en başından itibaren, nitelikli bir sanatçı olarak kabul gördüm. Kendimi bildim bileli hep çizim yaptığım ve bu yolun yolcusu olduğumu bulunduğum her ortamda belli ettiğim için, Tattoojitsu’da gerçekten el üzerinde tutuldum.

Bir de o güne kadar, çizim yapmayı sadece kendi dünyasında yapan, kimseyle iletişim kurmayıp kendini “görünmez” hisseden biriyken, şimdi her türden insana dövmeler yapan, onlardan saygı ve övgü alan, “görünür” bir sanatçıya dönüşmüştüm.

İlk temel bilgileri Kazım’dan öğrendim. Ama doğrusu onun da temel bilgilerden ötesiyle pek işi yoktu. O daha ziyade işin tribindeydi. Ona Ortaköy’deki işlek bir dövme stüdyosunun tatlı serseri dövmecisi olmak yetiyor da artıyordu bile. Ben ise artık dövmeyi sanat icra etmenin bir yolu olarak kavramıştım.

Bin bir güçlükle yurt dışından temin ettiğimiz Tattoo Magazin’lerde gördüğüm işler beni fena halde gaza getiriyordu. Filip Leu, Anil Gupta, Paul Booth, Guy Atchison gibi sanatçılar dövme tarihine adeta yön veriyor ve standartları belirliyorlardı. Kimi illüstratif betimlemeler fotoğraflara taş çıkarır nitelikteydi. 

İnternetin olmadığı, cep telefonunun daha ziyade zenginlerde olduğu dönemlerdi. Stüdyomuz için fotokopiler ve kopartılmış dergi sayfalarından kataloglar hazırlardık. Sanki oradaki her işi yapabilecekmişiz gibi… Ama müşterilerin de çok umurunda değildi nitelikli işlere sahip olmak. O zamanlarda sırf bir dövme sahibi olmak bile ayrıcalıklı bir durumdu. 








10 Mart 2020 Salı

Açık Radyo


Dövmeci Bölüm 17


Lise zamanlarında arada beraber konserler verdiğimiz, elemanları ile partilediğimiz bir gruptu Siddhartha. 

Kurucuları Özgür Kurcan (huzur içinde uyusun) ve Ege Madra ile bol bol ev partileri yapardık. Kerem Özyeğen ve Özgür kuzendi. Kerem de benim Etiler Lisesinden arkadaşımdı. 

Kerem bir gün Ege’nin babasının bir radyo istasyonu kurmakta olduğundan bahsetti. 

Şaşırmıştım açıkçası. Bir insan neden radyo istasyonu kurmak isterdi ki? Ama o zaman nereden bileyim adından başka bir şey bilmediğim Ömer Abi’yi. 

Ömer Madra 1945de İstanbul'da doğmuş, 1968de Ankara Siyasal Bilimler Fakültesi'ni birincilikle bitirmiş, 1977 yılında "Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Bireysel Başvuru Hakkı" konusunda tamamladığı doktorası 1980de yayımlanmış, 1985-1988 yılları arasında çeşitli edebiyat, mimarlık, tasarım, dekorasyon dergilerinin kurucu kadrosunda bulunmuş ve 1995te de Açık Radyo'nun kurucuları arasında yer almıştı. Ayrıca küresel ısınma ve iklim değişikliği konusuna dikkat çekmeye çalışan bir iklim aktivistidir.

“İyiymiş” demiştim Kerem’e. “O zaman söyleyelim Ege’ye de babası bizim demoyu çalıversin radyosunda”.

Açık Radyo 1995 senesinde başladı bağımsız yayın hayatına. Programcılarının hepsi gönüllü çalışan, çeşitli meslek dalları ve hobisinde uzmanlaşmış fedakâr insanlar oldu.

Ele alınan konular ise spordan felsefeye, tarihten bilime, sanattan ekonomiye ve ele alınan müzikler; Rock’tan Caza, Türkçe poptan etnik müziğe, operadan şansonlara kadar gider.

Gezegenin geleceği, küresel iklim değişikliği ve hayvan hakları gibi konulara dair sosyal bir bilinç oluşturmayı her daim ilke edindi. 


Kültüre olan katkısıyla, bir ansiklopedinin radyo olmuş şekli gibidir Açık Radyo.


Açık radyo, kurumsal sponsorlarının yanı sıra dinleyici destekleriyle hayatını sürdürür. Dinleyicileri de (ben de dâhil) bu enfes kaynaktan mahrum kalmamak için güçleri elverdiğince bağışta bulunarak onu ayakta tutar.

Evde yalnızken ve çalışırken Açık Radyo’nun müzikleri ve sohbetleri bana asla kendimi yalnız hissettirmez. 

Ne evde ne de dünyada.




Çok Yaşa Açık Radyo!...













3 Mart 2020 Salı

Tribal Blues


Dövmeci Bölüm 16




Ünlülere dövme yaptığım doğrudur.


Çocukluğumda pikapta çalan şarkılar arasındaki blues tınıları, hep ayrı bir dikkatimi çekerdi. Blues, kültürel temeli Afrika’dan köle olarak getirilen insanlar tarafından atılmış ve jazz’ın doğmasına vesile olmuş bir müzik türüdür.

Bana soracak olursanız müziği, blues ve diğerleri olarak ikiye ayırabilirim ve blues konusunda da çok arsızımdır. 

Yani öyle konservatif ve elitist bir bakış açım yoktur. 

Robert Johnson, Howling Wolf, J.B. Lenoir gibilerin katıksız hallerinin de Led Zeppelin, Jimi Hendrix, Dr. John gibilerin soslu hallerinin de ve Dr. Feelgood, AC/DC, The Clutch gibilerin farklı kulvarlarda blues’un bayrağını taşımalarının da hastasıyım.

Dövme stillerini ise triballer ve diğerleri olarak ikiye ayırırım. 

Tribal kelime olarak İngilizce tribe (kabile) kelimesinden türetilmiştir. Tanım olarak da kabile tarzı olarak ele alınabilir. Tribal dövmeler ise dövmenin insanlık tarihi boyunca süre gelen yolculuğunda dünyanın farklı farklı coğrafyalarındaki, farklı farklı üsluplaşmış dövme stillerine verilen genel isimdir.

Tribal dövmeyi de blues’a benzetiyorum. Her ikisi de kırsalda temelini şekillendirip büyük şehire gelmişler ve elektriğin desteğiyle de yepyeni bir kültürel boyut kazanmışlar. Ayrıca her ikisi de modern hayat içerisinde yollarını alırken farklı üsluplarla birleşip yeni formlara bürünmüşler. Herhalde her ikisinden sonra oluşan tarzlar arasında, onlardan ilham almamış olanı yoktur.

Şahsen müzikte blues’u, dövmede tribali temel aldığımı ve sanatımı da bu iki temelden köklendirdiğimi söyleyebilirim.

 Zaten kökler ve gelenekler olmadan ortaya çıkarılmış her şeyi şişirilmiş bir balona benzetiyorum. 

Geçmiş ve gelecek arasında bir bağlantı illaki olmalıdır. 

Benim için naifliği yüceltmek esastır ve zoru severim. 

En sevdiğim zorluk ise basitten güzellik elde etmektir.