30 Ocak 2020 Perşembe

Kasetler, Fanzinler ve Demolar


Dövmeci Bölüm 6




KASET ÇEKTİRMEK

İnternetin ve cep telefonunun ortalıkta olmadığı 90lı yılların ilk yarısında, piyasada sadece ana akımlara ait en popüler albümleri bulabilirdiniz. CD formatı da daha henüz çıkmıştı ve bir kasetten üç kat daha pahalıydı. 

CD’ler ithal olduklarından, yine müzik marketlerinde çok çeşitli grup ve albümler bulunmazdı. Ayrıca CD player’lar da iri boyutlu ve pahalı aletlerdi. CD’nin üzerinde küçücük bir çizik oluşmuşsa, çalım sırasında ses atlamaları oluşur ve o CD bozulmuş kabul edilirdi. Ama pahalı olduklarından öyle bozuk bir CD bile atılmaz, ya araba aksesuarı ya da güvercin kovma aparatı olarak kullanılırdı.

Yeni çıkan albümleri, ancak birisi sizin için kasete çektiğinde temin edebilirdiniz. Benim için bu kişilerin başında Teşvikiye sahaflarından Zihni ve Beyoğlu Yeşilçam sokağında dükkânı olan Remix İhsan geliyordu. Onların işi buydu. Her biri iyi birer albüm koleksiyoneriydi ve plak ve cd’den oluşan arşivlerini kasete çekmenin yanı sıra, size kültürünüze katkıda bulunacak da bir sürü öneri verirlerdi. Sohbet etmeyi sevmeyen biri bile olsanız, bu önerileri ancak onlarla edeceğiniz bir sohbet sırasında alırdınız. Çünkü çektirttiğiniz bir albümün sonuna, illaki o albümdeki tarza uygun ve sizin sevebileceğiniz başka bir iki parça daha sıkıştırırlardı. Siz de meraklanıp onlara parçaların ne olduğunu sormak için geri koşardınız.





Zihni ve İhsan’dan, rock, blues ve indie alanında faydalanırdım. Ama heavy metal ve türevleri için Beşiktaş’tan vapura binmem gerekiyordu. Çünkü Kadıköy’de Akmar Pasajı vardı ve Akmar Pasajı’nın içinde de bangır bangır heavy metal çalardı. Müzik orada kaset çektirebileceğiniz yan yana dizili dükkânlardan gelirdi. Bu dükkânlar Atlantis, Hammer ve grup üyelerinden Hakan Utangaç ve Cenk Ünlü ’nün işlettiği Pentagram’dı. Bu dükkânların hepsinin ortak özelliği, konseptlerinin heavy metal olmasıydı. Hatta o zamanlar tüm Akmar Pasajı adeta bir heavy metal pasajıydı denilebilir. Ayrıca yeraltı fanzin kültürünün ilk yeşerdiği o yıllarda, bir heavy metal fanzini olan Laneth dergisini de sadece oradan bulabiliyordum.




FANZİNLER

O yılların basılı müzik ve gençlik dergilerinde, rock, heavy metal ve alternatif akımların dünya güncelini takip etmek mümkün değildi. Bunlara dönemin popüler gençlik dergisi olan Blue Jean’de biraz ucundan yer verilse de yine hâkimiyet popüler kültürün elindeydi. Bu durum fotokopi ile basılıp çoğaltılan ve adına fanzin denilen dergi kültürünün yaygınlaşmasına olanak sağlamıştı. 

Fanzin kelimesi fanatik ve magazin kelimelerinin birleşiminden oluşur.
“Okuyacak bir şey bulamıyorsan sen yaz” zihniyetiyle hazırlanan bu dergilerin öncülerinden Laneth, dünya heavy metal kültürünü temsil ederken, alternatif edebiyat kültürünü temsil etme işi de Mondo Trasho dergisinindi. Tabii ki fanzinleri gazete bayilerinden değil, ancak Teşvikiye tezgâhları veya Akmar Pasajı gibi yerlerden bulabilirdiniz.






DEMOLAR

Demo bir müzik grubunun, bir plak şirketi veya bir yapımcıya, kendini tanıtmak için verdiği kayıttır. Ancak o yıllarda, fanzin kültürünün yaygınlaşmasına sebep olan kültürel açlık, müzik piyasasında da vardı. En mütevazı bir rock grubunun bile albüm çıkartması neredeyse hayaldi. Şirketler sadece pop müzik projeleri ile ilgileniyordu.

Durum böyle olunca da “dinleyecek bir şey bulamıyorsan sen kaydet” zihniyeti doğdu.
O dönemin demo anlayışı, bir grubun fotokopi ile kapak tasarımlarını yapıp amatör olarak kaydettiği albümleri tanımlardı. Bu albümleri de fanzinlerin satıldığı yerlerde bulabilirdiniz.

Bugün artık koleksiyon objesi haline gelmiş olan bu demolar ve fanzinler, o yıllarda kültürel anlamda nefes almanızı ve dünyada yalnız olmadığınızı anlamanızı sağlayan tek medya araçlarıydı.


28 Ocak 2020 Salı

Heavy Metal

Dövmeci Bölüm 5




1990 senesinde bendeniz de iki sene önce çıkmış olan Metallica’nın ..And justice for all albümü sayesinde heavy metal, ya da daha doğru tabiriyle, trash metal ile tanışmıştım. Trash metal sayesinde ergenlik buhranlarımı sessizlik içerisinde yaşamak zorunda kalmadım. Bir yandan konserlerde müziğin sert ritmiyle ifade bulan, kafa sallama dansı headbang ile ilk boyun tutulmalarımı yaşarken, bir yandan da evde gizli gizli Beatles dinliyordum.

Bu durum, o dönemdeki çizimlerime de yansımıştı. Dönemin mizah dergilerinden olan Hıbır’ın genç çizerlerinden Aptülika (Abdülkadir Elçioğlu), en sevdiğim çizerlerden biri olmasının yanı sıra, rock ve heavy metal kültürümün şekillenmesinde de büyük rol oynuyordu. Abtülika, Hıbır’daki köşesi olan Grup Perişan’da, üniversitede okuyan ve aynı evde yaşayan biri entelektüel, biri metalci, biri de maganda olan üç gencin hayatını anlatıyordu. Ama esas malzeme, sayfanın sağ üstünde yer alan köşe ile sayfanın bittiği yerler arasında kalan boşluktaydı. Sayfanın tüm üst ve tüm yan ucundaki bu boşluklar, mikroskobik boyutlarda albüm tanıtımları, konser haberleri ve bilumum bu kültürlere has bilgilerle dopdoluydu. Türk rock tarihi ve günceli ile de burada tanıştım.

Aptülika’nın çizimleri ve ilhamını aldığı temaları, ben de kendi ailemden aldıklarımla birleşince, ortaya rapido kalemleriyle yaptığım canavar robotlar çıkmıştı. Ben de koca bir kâğıda yaptığım canavar robot kafası çizimlerimin iç bölümlerine o anki ruh halime uygun yazılar ve detaylar gizliyordum. Ortaokuldaki resim öğretmenim, okulun üst koridorunda, canavar robotlarım görülsün diye benim için bir resim sergisi düzenlemişti. 

Bugün o çizimlere baktığımda, beni üniversitede Geleneksel Türk Sanatları Bölümü’ne yönlendiren kaderime sonsuz teşekkür ediyorum. Çünkü üniversitede yaptığım, özellikle tezhip ve daha bir dolu sabır törpüsü iş için daha o zamanlardan antrenmanlıydım.





Emre Cebeci, 1991 / İlhamını Dr. Skull’ın Wory Zover albüm kapağından alarak yaptığım bir çalışma. Aşağıda da aynı işten detaylar.















27 Ocak 2020 Pazartesi

Şomando

Dövmeci Bölüm 4



Size biraz da ailemden bahsedeyim. Ben 1 Ağustos 1976’da İstanbul Nişantaşı’nda doğdum. Babam ressam Selim Cebeci, annem ise illüstratör Zerrin Cebeci’dir.

Anlaşamayıp ayrıldıklarında ben ilkokuldaydım ve annemin yanında kaldım. Maddi değil ama manevi imkânlarımız hep yerindeydi. Yağlıboya tüpleri, terebentin kokusu, guaş boya, kretuar (maket bıçağının Fransızcasının Türkçesi), The Beatles, The Rolling Stones, çoğuna bugün bile anlam veremediğim bilumum sanatsal film… Kendimi bildim bileli hep yanı başımda olan şeylerdi.

Çocukluğum biraz başıboşluk duygusuyla geçti. Tek çocuktum ve arkadaş edinmek konusunda da fırsatım ya da hevesim pek yoktu. Ben daha çok büyüklerimle birlikte büyüdüm. Ailemin dostları da genellikle hep sanatçıydı. Orhan Pamuk, Şahin Kaygun, Engin Ayça, Gültekin Çizgen, Semih Kaplanoğlu, Ahmet Elhan ve daha niceleriyle kurulu sosyal ağ içerisindeki bir köşede, sessizce çizimler yaparak geçti tüm çocukluğum.



Tabii bir erkek çocuğu olarak en çok robotlar, şövalyeler, uçaklar çizerdim ama maruz kaldığım popüler kültür unsurları olan E.T., The Beatles, Süperman, Rambo ve Rocky de sık sık ele aldığım konular arasındaydı. Bir de arada ailemden ve çevresinden kişilerin portrelerini çizmeye de çalışırdım.

Fotoğraf sanatçısı Zafer Tekin bana şövalye ve komandonun bir karışımı olan “Şomando” lakabını takmıştı.

Benim için bu ortam içerisinde kendimi oyalayabilecek yegâne şey çizim yapmaktı. Ama hiçbir zaman kolay bir hayatımız olmadı. Belki de bu yüzden hep zor olanı seçmeyi tercih etmişimdir. 

Özellikle yoğun olarak heavy metal dinlediğim ortaokul dönemlerimde, sadece rapido kalemleri kullanarak yaptığım canavar robotlar serisinde, gelecekte üniversitede öğreneceğim tezhip sanatının çalışma erdemlerinin ilk örneklerini vermeye başlamıştım. 

İnanın bunu laf olsun diye söylemiyorum.







25 Ocak 2020 Cumartesi

Teşvikiye Sahafları

Dövmeci Bölüm 3



90lı yılların başlarında Teşvikiye Camii’nin duvarlarında; sonradan underground bir plak şirketine dönüşecek olan “Zihni Müzik”ten Zihni, sonradan sinema ve televizyonlarda sık sık göreceğimiz bohem jön Nejat İşler tezgah açar, sahaflık yaparlardı. Ayrıca oralarda sanat ve medyatik camialardan da simalar görmek çok olasıydı.

Zihni müşterileri için piyasada bulamayacağınız albümleri kasete çekerdi. Nejat Şişli Terakki ve Işık Liseli kızların hülyalı bakışları altında eski kitaplar satardı. “Deli” lakaplı Şeref, heavy metal’in bir türü olan “Death Metal”e gönül bağlamasından önce, oradaki sahaf dönemini başlatan öncü kişilikti. Biriyle buluşacaksanız “saat 11de Nejat’ın tezgâhta” şeklinde sözleşirdiniz. 

Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda düzenlenen ve Pentagram, Metalium, Hazy Hill gibi grupların başını çektiği Heavy Metal konserlerine oradan buluşup gitmek adettendi.
Ben de bir süre oralarda tezgâh açmış olduğumdan hepsiyle muhabbetim vardı. Benim oradaki sahaflığım yaklaşık iki sene kadar sürmüştü ve sahaflığın, kültür/sanat hayatının çok önemli bir sosyal yönü olduğuna tanıklık etmiştim. İlk başta babamın arşivinden ve kütüphanesinden arakladığım plaklarla açtığım tezgâhım için, bir süre sonra milletin evine gidip, eski kitaplarını satın alır hale gelmiştim.

Bugünkü pişmanlığım, o zamanlar değerini bilemediğim bazı plak ve kitapları satmış olmamdır. Yıllar yıllar ve yıllar sonra bir gün babamın bir sahafta kendi adına imzalanmış bir kitabı bulması da ayrı bir rezalet tabii.




22 Ocak 2020 Çarşamba

Kırmızı Bir Halı

Dövmeci Bölüm 2


1993 senesinin bir yaz akşamıydı. Lâçin dikiş ipliğini kibrit çöpünün ucuna, bir iğneyi saracak şekilde bağlamaya başlamıştı bile.

Öyle duymuştuk. İplik iğnenin ucuna kadar gelmeliydi. Çünkü mürekkep iplik sayesinde iğneye tutunacaktı. Evde kendi kendimize dövme yapabileceğimizi daha bir gün önce duymuştuk. O dönem bir müzik grubumuz ve aklımızın erebileceği her türlü çılgınlığa girebilme potansiyelimiz vardı. Lâçin bana “Oğlum benim Fransa’daki kuzen evde kendi kendine dövme yapıyor” dediğinde bayağı heyecanlanmıştım. Nasıl oluyordu da rock star’ların ve karizmatik kişilerin vücutlarını süsleyen o havalı dövmeler evde yapılabiliyordu?..

Lâçin o zamanki müzik grubumuzun kurucu üyesi ve solistiydi. En yakın dostumdu ve beni gitar çalmaya da o teşvik etmişti. Müzik zevklerimiz aynıydı. Ben düşünce, o eylem adamıydı. Adeta Mick Jagger ve Keith Richards gibiydik.

Kuzeninden, çini mürekkebine bulanmış iplik sarılı bir iğnenin küçük seri vuruşlarla deriye batırılmasıyla dövme yapıldığını öğrenmişti. Ben de her zamanki temkinliliğimle Lâçin’e “Önce sen yap. Eğer ertesi gün ölmezsen ben de kendime yapacağım” dedim. Lâçin malzemeleri hazırladıktan sonra kuzeninin ona takmış olduğu “Bird” lakabına istinaden koluna bir “B” harfi yaptı.

Onu bu uğraşı içerisinde izlerken, hayat yolumuza kırmızı bir halı serildiğini hissetmiştim. Ben de ertesi günü bekleyemedim ve aynı iğne ile koluma bir yin yang yaptım. Ertesi gün o yin yang’ın etrafına grubumuzun ismini yazdım. “Dimensions”!.. Bir sonraki gün de hepsinin etrafını alevlerden bir çerçeveye alıp, bir güneş formu elde ettim. Artık ok yaydan çıkmıştı.

Lâçin’le üç sene önce tanışmıştık. İkimiz de okullarımızda bütünlemeye kalmıştık ve aynı dershaneye gidiyorduk. O Tarabya Kemal Atatürk Lisesi’nde, ben ise Taksim Atatürk Lisesi’ndeydim. Taksim Atatürk Lisesi, Beyoğlu Küçük Parmakkapı sokağının ve envai çeşit barların tam dibindeydi. Burası, ilk ve ortaokulu Nişantaşı’nda okumuş biri olarak, Beyoğlu’na da düzenli çıkmaya başlamama vesile olmuştu.

O yıllar Nişantaşı, bizim yaşlarımız için feci sıkıcıydı. Burjuva soslu ailelerin, tiki evlatlarıyla, sessiz sakin yaşadıkları bir yerdi. Bu günkü haliyle kıyaslandığında çok garip gelebilir ama gidilebilecek bir tane bile mekân yoktu. Hatta deselerdi ki “burada bir tane kafe, bar açılacak..” kimse inanmazdı. Bütün hareketlilik Beyoğlu’ndaydı ve Beyoğlu’nun Beyoğlu olduğu yıllardı.






21 Ocak 2020 Salı

Bazı işlerde kurum yoktur. Birey vardır.

Dövmeci Bölüm 1 


Korkarım yeni tanıştığım birinin bana mesleğimi sormasından. İşim hakkında konuşmayı hiç beceremiyorum. Ama işimle konuşmayı çok seviyorum. Yaşamak başlı başına sanat ve sanat da benim için hayatın ta kendisi. Yaşamayı da sanatı da çok seviyorum ve ikisinin de hakkını vermek lazım diye düşünüyorum.

Türkiye’de modern dövmeciliğin doğuşuna tanıklık edip, parçası olmuş biri olarak, aynı zamanda da onun, sosyal hayat ve medya içerisindeki ele alınışını, bol bol gözlemleme fırsatım oldu. Daha halen birçok konuda olduğu gibi, insanlar onlara ne verilirse bu konuda da sadece onu alıyor.

Bu yazı dizisinde dövmenin ve sektörünün, daha önce ele alınmamış taraflarına değinmek istedim. Olabildiğince olayı romantize etmekten ve laf kalabalığı yapmaktan da kaçındım.

Eh, bu kadar ukalalık yapmayı hak edebilmek için de, işe kendi tarihimle başlamayı uygun gördüm. 

Umarım siz de benim yazarken aldığım keyfi, okurken alırsınız.





20 Ocak 2020 Pazartesi

Başlangıç Sözü



Kiminiz beni biliyor kiminiz bilmiyorsunuz. Kiminiz beni tanıyor, kiminiz ise tanıdığınızı düşünüyorsunuz. Öyle veya böyle benim de varoluş hallerim içinde türlü türlü rol modellerine bürünmem icap edebiliyor.

Bu blog merak edenler için benimle, benim için ise kendimle yüzleşmeme vesile olabilir. Dileğim görünürlüğümü biraz daha netleştirmek.

İlgi alanlarım hakkında sadece deneyimlediğim bilgileri paylaşacağıma dair peşinen söz veriyorum.

Hepimize iyi yolculuklar...