25 Şubat 2020 Salı

Blues Brothers Ninjalara Karşı


Dövmeci Bölüm 15


Küçük bir çocukken babam beni sık sık sinemaya götürürdü. Blues Brothers, Süperman, Star Wars, Indiana Jones… Hepsini ilk defa sinemada izledim. O zamanlar yaşım daha küçük olduğundan her birine babamın tavsiyesiyle gidiyorduk.



Birkaç sene sonra, videokaset kiralama dönemi altın çağını yaşarken, babamın bazı filmleri bana hiç tavsiye etmemiş olduğunu fark ettim. Rocky, Rambo ve bilumum karate filmiyle işte o dönem tanıştım.



Hele ki ninja filmleri. Hastasıydım ninjaların. Tüm mahallenin videokaset kiraladığı dükkân olan Uğur Video ’ya gider ve babamın da oradan video kiraladığını bildiğimden, “Uğur Abi lütfen bana adında ninja kelimesi geçmeyen ama içinde ninjalar olan bir film ver” derdim. Evimiz bahçe katıydı. Bahçedeki ağaçların dallarına ipler gererek yaptığım yaylara oklar takar, kendi kendime ninjacılık oynardım. 



Tabii o zamanlar ninjanın kiralık katil anlamına geldiğini bilmiyordum.

Çocukluğumda babam, kendi annesi ve anneme sıkı sıkıya tembih etmiş “Emre oyuncak silahlarla kesinlikle oynamayacak” diye. Ben yine babaanneme kendimi acındırıp oyuncak tabanca falan aldırıyordum babamdan gizli gizli. Ama tüm çocukluğum boyunca babam, şiddet unsuru içeren her tür olgudan beni uzak tutmak için hep bir gayret sarf etti.



                          Emre Cebeci'den Selim Cebeci çeşitlemeleri 1983-1990 arası


Bugün silahlara ve şiddete olan alerjimin sebebi babamdır. Çocuklara silah sevgisi aşılamanın çok aşağılıkça olduğunu düşünüyorum. 

Bence öldürmekten başka bir boka yaramayan ateşli silahlara duyulan hayranlık kadar “acizlik” belirtisi azdır.




Sweet Home İstanbul 1987









21 Şubat 2020 Cuma

Etiler Lisesi ve Akmerkez


Dövmeci Bölüm 14


Okul ve dövme dışındaki zamanı yeni çıkan albümleri takip ederek, beste yaparak, konser vererek ve değişik zararlı alışkanlıkları deneyimleyerek geçiriyorduk. Dolayısıyla ders çalışacak vakit kalmıyordu. Zaten hepimiz okula gıcıktık.

Ben ikinci sınıfa kadar okuduğum Taksim Kemal Atatürk Lisesi’nden atılmayı başararak, sonradan mezunu olduğum Etiler Lisesi’ne kapağı atabilmiştim.

Mevzu şöyle olmuştu: Tam da biraz kendimden taviz verip saçlarımın boyunu kısalttığım lise ikinci sınıfın birinci dönemiydi. Artık gömleğimi bile içime sokuyordum. Ama okulun birinci senesi serbest olan kravat tipi değişmiş, yerine okulun adının yazılı olduğu kravatlar gelmişti.

Benim de ayıptır söylemesi, rahmetli büyük babamdan kalmış gayet muntazam kravatlarım vardır. Tabii ki tüm uyarılara rağmen okulun yaptırttığı o dandik kravat yerine kendiminkileri takmaya devam ettim. 

Sonunda bir pazartesi sabahı bayrak merasimi sonrası okulun kapısından girerken müdüre yakalandım. Herif daha ne oluyor bile diyemeden, sabah sabah herkesin ortasında, suratıma okkalı bir tokat attı. Bende film kopmuş. Ne yaptığımı tam olarak hatırlayamıyorum. Kimine göre ben de ona girişmişim, kimine göre sadece küfür etmişim. 

Ama olan olmuştu ve babamla müdürün karşılıklı mülakatları sonucu kayıtım Etiler Lisesi’ne geçti.

Orası nam-ı diğer “Sürgün Yeri” olan meşhur bir liseydi. Hikâyesi olmayan hiç kimse yoktu. Oraya gittiğimde bazı öğrenciler beni duymuşlardı, ama müdürü bıçaklayan öğrenci olarak. Benim hiç işim olmasa da orada böyle şeyleri seven ve sayan tipler de vardı. Ben de hakkımdaki dedikodu için hiç sesimi çıkartmadım.

Vukuatlı tayinim sayesinde orada, sosyal hayatıma zenginlik kazandıracak birçok renkli tiple, arkadaşlıklar ve dostluklar kurdum. Dolayısıyla lise son sınıfı üç kerede bitirebildim.




                                                           Mezuniyet Hatırası


Etiler Lisesi’nde okurken bizim sınıfın penceresinden Akmerkez’in inşasına tanık olduk. Bir zamanlar okulumuzun yanında bomboş duran arazide artık Türkiye’nin ilk AVM’lerinden olan Akmerkez yükseliyordu. Kısa sürede orası tüm öğrenciler için adeta ikinci bir kantine dönüşmüştü. 

Bazı arkadaşlarımız oradaki dükkânlarda yarı zamanlı işlere girmişti. Bizim sınıftan ön adı “Bombacı” olan (şimdi gerçek adını anamayacağım) bir arkadaşımız, çalıştığı dükkânın deposunu patlatmış ve sınıfa kolilerce muzlu süt dağıtmıştı. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz içindi!..

O zamanlar memlekette sigara yasağı da olmadığından hepimiz Akmerkez’in yemek katında tüttürüyorduk. Akmerkez’de şehirlilerden çok öğrencileri görürdünüz. Yemek katındaki masalar öğrenciler tarafından işgal edilmiş olurdu. Bir masada rocker’lar, bir diğerinde ülkücü/racon tipler, az öte masada tiki’leri pis pis izleyen sol görüşlü öğrenciler olarak hepimiz oraya takılır olmuştuk. Ben tek masaya takılmazdım. Her masaya selam verirdim. 

Zaten hiçbir zaman kendimi tek bir gruba ait hissetmedim.

Okulumuzun efsanevi müdür muavini Hülya Çavuş (kendisi erkekler tuvaletine bile sigara baskını yapardı) bile artık yemek katına baskınlar düzenliyordu. Hatta bir ara öğlen saatinde öğrencileri oraya almamaları için kapı görevlileriyle anlaşmıştı. Ama bu anlaşma tabii ki çok uzun süremedi.


 Munchies kafasıyla yemek katındaki masalarda müşterilerin bıraktığı patates kızartmaları ve çıtır tavuk kanatlarıyla az ziyafet çekmedik. Sadece içeceğimizi parayla alır, gerisini beleşe getirirdik.

Yakın zaman önce bir seyahat dönüşü, uçak inişe geçerken pencereden Akmerkez’i ve Etiler Lisesi’ni gördüm. İkisi de artık ne de küpküçük, ne de upuzaktaydılar…



16 Şubat 2020 Pazar

Ustalık ve Çıraklık Üzerine...


Dövmeci Bölüm 13 


Lâçin’in cesaretlendirmesiyle başladığım gitarı ilerletmiş, hatta onun grubuna ikinci gitarist olarak bile girmiştim. Ama bir süre sonra edindiğim bilginin yetersizliği beni bir öğretmen arayışına soktu. İyi de, bu kim olacaktı?

Kendime gitar öğretmeni aradığımı bir gün Teşvikiye sahaflarından Zihni’nin ortağı Ferruh’a söylediğimde bana, “Seni benim hocamla tanıştırabilirim” dedi. Ona kim olduğunu sorduğumda ise bana “Mustafa Dönmez” dedi.

Yalnız kendisi Kadıköy’de ders veriyor ve herkesi öğrencisi olarak kabul etmiyordu. O ana kadarki araştırmalarımda da danıştığım herkes “gel abi hallederiz” şeklinde yaklaştığından, Mustafa Dönmez hakkındaki bu ön bilgi bende onun hakkında bir merak uyandırdı. Sonunda bir pazar günü Ferruh ile buluşup Kadıköy’e MustafaDönmez ile tanışmaya gittim.

Yaşlı biriyle karşılaşmayı beklerken kapıyı açan genç ve yakışıklı adamı görünce biraz şaşırdım. Ama bu ilerleyen dakikalarda uğrayacağım şaşkınlığın yanında az kalırdı. Kendisi “Atmosfer” adlı gurubun kurucusuydu. Atmosfer, emprovizasyona dayalı çok perspektifli bir müzik tarzı olan fusion icra ediyordu. İlk başta, fusion’a kıyasla çok daha anlaşılabilir müziklerden zevk alan bana bu durum biraz itici gelmişti. 

Ama sohbet derinleştikçe karşımdaki kişiden, sevdiğim şeylere dair de çok şey öğrenebileceğimi anladığım için rahatlamıştım.






Sohbetimiz sırasında bir de bana, Aslan burcu olup olmadığımı sorduğunda çok şaşırdım. Çünkü öyleydim. Nasıl anladığını sorduğumda önce Ferruh’la göz göze gelip tebessümleştikten sonra bana “Konuşmalarından ve davranışlarından” dedi ve ekledi: “Hatta yükselenin de sanki Aslan olabilir”. 

Ben o güne kadar burçları sadece magazin dergilerin sayfalarından bildiğim için, yükselen burç nedir onu bile bilmezdim. Doğum saatimle yükselen burcumun da Aslan olduğunu o gün öğrendim. Ama esas sürprizi Mustafa Dönmez’in de Aslan üzeri Aslan olduğunu öğrendiğimde yaşadım.

Mustafa Abi’den bir sene ders aldım. Verdiği ödevleri etüt ederken ilk defa ellerimin üzerindeki damarların çıktığına şahit oldum. Ders dışında da bir abi-kardeş muhabbeti geliştirdik. Ama bir sene sonunda eğitimimi daha ileri bir seviyeye götürmek istemediğimi anladım. Daha 19 yaşındaydım ve gitarist olmak dışında da sanata dair yapmak istediğim çok şey vardı.

Mustafa Abi’den bir ömürlük ilham aldım. Ancak bu sürecin sonunda bir şey fark ettim ki, usta-çırak ilişkisi ile yürütülen bir eğitim tarzı hiç de bana göre değildi.

Yıllar içerisinde bu farkındalığım başka kulvarlarda karşılaşacağım deneyimlerle daha da oturdu. Sonuçta insan faktörü. Herkesin artıları ve eksileri var. 

Hem teknik, hem de etik olarak gelişmenin en doğru yolunun insanın kendi iç sesini dinleyerek, adı ne olursa olsun (Usta, Mentor, Koç, Guru…) tek bir kişinin metoduna fazla bağlı kalmaması gerektiğini düşünüyorum. Bence kişi kendi kendisinin öğretmeni olabilmeli.




                     Soldan sağa: Barış Erman, Mustafa Dönmez ve bendeniz. Sene 2007

Barış  liseden arkadaşım olmakla birlikte benim ilk ve tek gitar öğrencim olmuş, ona öğretecek bir şeyim kalmadığında ise onu Mustafa Abi'ye havale etmiştim. Halen derse devam etmekle birlikte 24 Kasım öğretmenler gününde Mustafa Abi'yi ve beni arayarak, vefakarlık nedir sorusunun cevabını her sene bu şekilde verir.





14 Şubat 2020 Cuma

Ah Nerede O Eski Biletler?...

Dövmeci Bölüm 12


Ayrıca 90’lar ilk stadyum konserlerinin de yapılmaya başladığı yıllardı. Harbiye açık hava tiyatrosuna gelen 3.sınıf yabancı rock gruplarından sonra 1993’de kanlı canlı Guns n’ Roses’ı ve devamını görmek, hepimize kendimizi yurt dışındaymış gibi hissettirmişti. 

Özellikle kariyerlerinin zirvesinde (aynı zamanda da sonunda) ve orijinal kadrosuyla Guns n’ Roses’ı izlemiş olduğum için kendimi bugün bile çok şanslı hissederim.

Hele ki o zamanlar daha halen en çok metalciler tarafından dinlenen ve daha hiçbir üyesinin dövmesi olmayan Metallica’nın, İnönü Stadyumu’nu tıklım tıklım doldurması organizatörlerin önünü açmıştı. Bu organizatörlerden en önemlisi kuşkusuz ki Ahmet San’dır.

O yıllarda gittiğim tüm konserlerin biletlerini hala saklıyorum. Çünkü o zamanın konser biletleri bugünküler gibi tek tip ve zevksiz değil, üzerlerindeki logolar rengârenk, yazılar kabarık baskılı yani tam koleksiyon yapmaya layık olurdu. 

Bugün basılan biletler o küçültülmüş su faturasına benzeyen halleriyle, üzerlerinde adı yazan sanatçıları temsil edemeyecek kadar çirkinler.




Ah nerede o eski biletler?...


Konserlerden önceki gece bizim de içinde bulunduğumuz yüzlerce hayran, İnönü Stadyumu’nun önünde sabahlardı. Çadırlar, uyku tulumları ve ucuz şarapla İstanbul’un göbeğinde kendi kendimize adeta Woodstock’cılık oynuyorduk. 

O zamanlarda konsere gelen bir grubu izlemekten çok, orada bulunmanın havası daha önemliydi. Ortalıkta çakma Slash’ler ve Axl’lar gezinirdi. Kimileri hayranı oldukları kişiler veya gruplarla o kadar özdeşleştirilmişti ki bugün çoluk çocuğa karıştıkları halde hala Slayer Erdem, Megadeth Ahmet diye çağrılan insanlar var.

Yaşımız elverdiği için içerdik, sıçardık da yine de konseri bitirebilirdik. Tapındığımız koskoca gruplar Türkiye tarihinde ilk defa ayağımıza kadar gelmişti de biz geri zekâlı ergenler olarak hala kafamızı nasıl daha güzel yaparız derdindeydik. 

Yoksa hatırlayabilseydim şu satırlarda o konserler ile ilgili ne anekdotlar yazardım.






Deseni Bedene Aktarmak


Dövmeci Bölüm 11


Şimdilerde kullandığım her yöntemi ve imkânı, o günlerdekilerle kıyasladığımda, yeni            nesil meslektaşlarımı kıskanmamam çok zor. 

Dövme yapmaya başladığım ilk yıllarda kâğıttaki deseni vücuda geçirecek bir aktarma yöntemi bilmediğimden, çizimleri doğaçlama bir şekilde, direkt bedenime dövme olarak yapıyordum.

Kâğıt üzerindeki bir deseni vücuda aktarım işlemini keşfettiğimde, elde imkân olarak normal karbon kâğıdı ve koltukaltı roll on’undan başka bir şey yoktu. 

Fotokopisi çekilmiş deseni karbon kâğıdının üzerine koyar, kalemle ana çizgilerin üzerinden geçerdik ve bunu koltuk altı roll on’u sürülmüş deriye değdirdiğimizde de çizgiler vücuda çıkardı. 

Koltuk altı roll on’u pudrasız olmalıydı. Yoksa çizgiler vücuda geçmezdi. Tabii o zamanlar bu gizli bir bilgiydi.

Karbon kâğıdındaki boyanın vücuttaki tutunuşu o kadar kötüydü ki dövme yaparken parmaklarınızın değdiği çizgiler, mütemadiyen silinirdi. Neyse ki karbon kâğıdının yerini bir süre sonra aynı formatta ama dövmecilik için özel üretilmiş özel boyalı kâğıtlar aldı. Bu boya deriden zor çıkıyor.

Hala o günlerden kalan travmanın etkisiyle, dövme yaparken parmaklarım aktarım çizgilerine değmesin diye fuzuli bir gayret içerisindeyim ve bugün bile dövmenin kendisini yaparken, desenin vücuda aktarımı sırasında yaşadığım stresin yarısını bile yaşamıyorum.




                                                İzlemesi 1 dakika, yapması 36 saat


Manuel yöntemle aktarım kâğıdına çizim yapmak, bazı detaylı çizimler söz konusu olduğunda iki gün bile sürebilirdi. Günümüzde bu iş için üretilmiş minik yazıcılar sayesinde, en karmaşık çizimler bile saniyeler içerisinde aktarıma hazır hale geliyor. 




Bu tasarımın aktarım kağıdını tamamen manuel yöntemle, iki güne yayarak tamamladığımı hatırlıyorum.




O günlerden kalma manuel olarak hazırladığım birkaç aktarım kâğıdını, bugün ibret olsun diye halen saklarım.









Dövmeli Ergenlik

Dövmeci Bölüm 10


1993 senesinde lisedeydim. Derste bile arka sıralarda elimde iğne ve iplik, dövme yapıyordum. Okulda namım iyice yayılmıştı. Üstelik arkadaşlarıma da dövme yapmaya başlamıştım. Herhalde hayatımdaki en çok ilki o yıl yaşamışımdır.

Sadece dövme sahibi olmanın bile büyük ayrıcalık olduğu o yıllarda, hele benim gibi bir ergen, bugünkü ergenlerinkine kıyasla acayip dandik olan dövmeleriyle bile çok daha havalıydı.





Sol kolumun biceps kası üzerine yaptığım ilk dövmem olan yin yang’lı Dimensions güneşini doğaçlayarak omuzuma kadar büyütmüş, sol elimle de sağ kolumun aynı yerine Sepultura grubunun logosu olan S harfine benzeyen bir tribal E harfi ve onun altına da Red Hot Chili Peppers’ın solisti Antony Kiedis’inkine benzeyen bir tribal kol bantını yamuk olarak yapmıştım.


Arkamızdaki kapının üzerindeki desen de kendime yaptığım ilk dövmedir efendim.


Televizyonun karşısında MTV izlerken bile kendime dövme yapıyor, iğneyi çalan müziğin ritmine uygun vuruşlarla derime batırıyordum. Düzgün formlar elde ederken Beatles, seri ilerlemek istediğimde de Sepultura’dan iyisi yoktu. Tabii ne olursa olsun bu yöntemle yapılan bir dövme çok yavaş ilerliyordu. Çünkü tek tek vuruşlarla yan yana sıralanmış noktalardan çizgileri ancak elde edebiliyordum. Sonra da dış çizgileri tamamlanmış desenin içini yine aynı yöntemle –tek tek- dolduruyordum. 



                                                                   Epultura :))


Kâğıttaki bir deseni vücuda geçirecek bir aktarma yöntemi de bilmediğimden, çizimleri doğaçlama bir şekilde, direkt bedenime dövme olarak yapıyordum.

Birkaç sene sonra Beyoğlu Hayal Kahvesi konserinde Ben Harper’a kolumu imzalatmış ve eve döner dönmez sabaha kadar silinmesin diye, o imzayı evde bulduğum bir boncuk iğnesiyle dövmeye dönüştürmüştüm. 

Bugün o dövme o kadar dağılmış durumda ki imzayı bir de kâğıda attırmadığıma çok 
pişmanım.

Karakter geliştikçe fikirler de değişiyordu. Mesela 20 yaşımda iken koluma daha 5 şarkısını falan ancak bildiğim Jimi Hendrix'in bir portresini yaptırtmıştım ve doğruyu söylemek gerekirse de bu fikri Red Hot Chili Peppers'ın basçısı Flea'nin kolundan çalmıştım. Haliyle gitar çalmaya başlamış her Jimi dövmeli ergen gibi Hendrix benim de ruhumu derinden etkiledi. 

Ama bir gün bu sefer de başka bir grubun basçısının dövmeleri beni benden aldı. Söz konusu grup Rage Against The Machine ve basçımız ise Tim Commerford'du. Commerford'un dövmeleri o güne kadar gördüğüm hiçbir dövmeye benzemiyordu. Biraz sorup soruşturdukça bu simsiyah dövmelerin ilhamını Borneo tarzı triballerden aldıklarını ve tarz olarak da "Blackout" diye tanımlandırıldıklarını öğrendim.

Geçmişte yaptırmış olduğum Jimi Hendrix Portresi dövmemin üzerine bir blackout kondurmak adına en küçük bir tereddüt bile etmedim. Çünkü dövme olan Jimi beni Hendrix'e ve Flea'ye daha çok yakınlaştırarak görevini tamamlamıştı. Artık bir dövme için artık daha kadim temalarla yoluma devam etmeye karar vermiştim.




Öyle veya böyle yaptırdığımız her dövme illaki temsil ettiği bir hatıranın simgesi oluyor. 





7 Şubat 2020 Cuma

90lı Yıllarda Beyoğlu Sokaklarının Demirbaşları

Dövmeci Bölüm 9




O güne kadar alışılagelmiş rock müzik formatına alternatif bir tür olarak doğan grunge global dünyada, Beyoğlu ise bizim dünyamızda altın yıllarını yaşıyordu.

1990 senesinde İstiklal Caddesi araç trafiğine tamamen kapatılmıştı. Öncesinde Taksim-Tünel arasında vızır vızır arabalar gider gelirdi. Beyoğlu ayrıca 90ların ilk yıllarında rock bar kavramının da yeni yeni doğduğu bir bölgeydi. İstanbul kültür/sanat ortamlarının ve tabii ki gece hayatının baş merkeziydi. Kemancı, Hayal Kahvesi, Roxy gibi mekânlar sivrilmekte, Abdullah Sokak, Mis Sokak ve bilumum ara sokaklarda yeni bir sokak kültürü şekillenmekteydi.

Daha iki sene öncesine kadar mütevazı rock müzik sahnelerinde boy gösterdiklerinde “Vay be kızlara bak. Ne güzel çalıyorlar” dediğimiz Şebnem Ferah ve Özlem Tekin’in beraber çaldığı Volvox grubu, artık kaliteli barlarda çalar olmuştu. 

Teoman diye bir tipten bahsediliyordu. Ortaköy’de bulunan Flatline adlı barda; grunge müziğin popüler hitlerini cover’layan Mad Madame adlı bir grubun genç solisti Kaan Tangöze yine çıplak beden altı eşortman ile Pearl Jam söylüyordu.

İnsanlar Leman mizah dergisinin gencecik bir çizeri olan Cem Yılmaz’ın, derginin mekânı Leman Kültür’de anlattığı hikâyelerle milleti gülmekten kırıp geçirdiğini anlatıyordu.

O zaman bizim gibi çulsuzlar için ise taktik, ara sokakta Köpek Öldüren lakaplı bir ucuz şarap olan Güzel Marmara’ları fondip edikten sonra mekânlara girip, bir iki birayla geceyi tamamlamak şeklindeydi. Anamızdan babamızdan aldığımız harçlıklar daha fazlasına yetmiyordu.

90’lar aynı zamanda uyuşturucu kullanımının ve trafiğinin artık iyice görünür olmaya başladığı yıllardı. Üstüne üstlük eroin kullanımı da moda olmuş ve ortalıkta gencecik cankiler gezinip dilenmeye başlamıştı. Kimisi tek başına, kimisi de çift olarak bulaştı bu illete. 

Bizler de bir yakının ölmesi deneyimini daha o zamanlardan ve o yaşlardan bol bol edindik.

Abdullah Sokak bir ara sokaktı ve bir dönemin kurtarılmış bölgesiydi. Nereye gideceksek orada buluşur, yolumuza oradan devam ederdik. Sıraselvi’yi İstiklal caddesine bağlayan, içinde esnaf bulunmayan ve karakolun uzağındaki bir sokaktı. 

Bir ucundan diğer ucuna kadar öbekleşmiş beşer-yedişer kişilik gruplar, kendi halinde takılırdı. Kimi öbekte gitar çalınırdı, kimi öbekte esrarlı sigara döndürülürdü. Sütlü muz likörü ve ucuz şarap en popüler içkilerdi. Gezgin torbacılar için bile sosyalleşilebilecek bir durak yeriydi ve sokaktaki hareketlilik 24 saat sürerdi.

İstiklal caddesi de efsanevi karakterlere ev sahipliği yapardı. Yolu o taraflara sık düşenlerin gözleri cadde boyunca bazı ikonik simaları görmeye pek alışıktı. 

Mesela, Pala Şair. Pala bıyıkları, hiç çıkartmadığı takım elbisesinin üzerindeki yüzlerce rozeti ve elindeki devasa tespihiyle, pek fazla hareket etmeksizin ayakta durur, gelen geçeni izlerdi. Gerçek adı Mustafa Yağcı olan Pala, geçimini onunla fotoğraf çektirenlerden sağlardı.




Feridun dilsizdi. Bir fırında çalıştığı için üstü başı un, etrafta bembeyaz gezinir ve yüzünde her daim inanılmaz sevimli bir gülümseme olurdu. Bu gülümseme onun çok işine yarardı. Çünkü insanların arkalarından sinsice yaklaşıp çığlık atarak onları korkutmak gibi bir huyu vardı. Milletin ödü patlardı ama aklının kıtlığını ve sevimliliğini gördüklerinde ona kızamazlardı.

Ali Topçuoğlu ise Atlas pasajının girişine yakın bir noktada açtığı tezgâhta içli köfte satardı. Ali Amca’nın tipi sokak satıcısından ziyade bir doktora benzerdi. Lacivert ceketinin içindeki bembeyaz, tertemiz ve hep ütülü gömleğinin üzerine yine pırıl pırıl bir önlük giyerdi.
Ali amca, Maraş’ta varlıklı bir kuru bakliyat toptancısı iken iflas etmiş ve 1988 yılında İstanbul’a gelip İstiklal caddesinde karısının yaptığı içli köfteleri satmaya başlamıştı. 

Bugün bu insanların hiçbiri hayatta değil. Ama bugünün Beyoğlu’sunda vermeleri gereken hayat mücadelesi muhtemelen o zamanlardakinden çok daha zor olurdu.


Aşağıdaki videoda Ali Topçuoğlu'nun hikayesini kendi ağzından izleyebilirsiniz.





BİZON MURAT (Siya Siyabend)

Henüz çoğumuzun onu bildiği Siya Siyabend grubu oluşmadan önce bile, Beyoğlu sokaklarının ruhuna şeklini veren nadide adamlardan birisi de Bizon Murat’tı. Karizmasıyla Jim Morrison ve Joe Cocker’ın beden bulmuş hali gibiydi. Onunla sokakta takılırken tanışmış ve dost olmuştuk.

Murat bir sokak müzisyeni ve şairiydi. Laçin’le beraber Beyoğlu’nun arka sokaklarında onun izini sürer ve her denkleşişimizde de beraber takılırdık. Murat’ın da bizim de, müzik yaptığımız kendi ekiplerimiz olmasına rağmen, herkesten bağımsız bir üçlü olmuştuk. Çünkü farklı dünyaların insanları da olsak gönüldaşlığımız birbirine çok uymuştu.

Murat’ın evi de sahnesi de sosyal çevresi de sokaklardı. Seyyar satıcısından sokaktaki mecnununa, dükkân sahiplerinden polisine kadar herkes onun varlığını -araları iyi olsun olmasın- hayatlarının bir parçasıymışçasına kabul ederdi. O sokaklara aitti.

Bir yaz üçümüz Bodrum’da buluştuk. Laçin’le ben ucuz bir pansiyonda, Murat da gittiği her yerde yatacak bir yerleri olduğundan, sağda solda kalıyordu. Murat gündüzleri marinada ağzında çiğneyip denize tükürdüğü ekmeklerle kocaman kefaller yakalardı. Biz de bakkaldan biraları kapardık. Sonra da bir yerlerde küçük bir ateş yakıp denize karşı ziyafet çekerdik.

O zamanlar Bodrum’da Hard Rock Cafe’nin çakması olan Hardish Rock Cafe vardı. Laçin, bir akşam orada çalmamız için anlaşma yapmıştı. Ben gitarda, Laçin perküsyonda, Murat’ta vokalde, doğaçlama müzik yapacaktık. Murat’ın doğaçlama yeteneği de sesi kadar iyiydi. O gece, anlık olarak yazdığı sallamasyon sözleri, benim iki-üç akorla yürüttüğüm riff’ler ve Laçin’in tımbırdattığı bongo üzerine öyle güzel şarkı olarak söylüyordu ki Hardish’teki herkes hipnotize olmuş gibi bizi izliyordu.

Sonra ne olduysa bir anda oldu. Sahnenin ışıkları yandı ve ses sisteminden müzik devreye girdi. Anlaşılan oradaki DJ, kız arkadaşının bize (muhtemelen de Murat’a) olan hayranlığını kıskanmıştı. Laçin seyirciye dönerek gayet sakin bir şekilde: “Arkadaşlar biz sahile inip çalmaya devam edeceğiz” dedikten sonra yaklaşık bir elli kişi hep beraber sahile indik ve sabaha kadar unutulmaz bir gece yaşadık.

Sonraki yıllarda üçümüzün yolları ayrılmış da olsa, ara sıra Murat’la sokakta denk geliyorum. Bana: “Bırak oğlum bu dövme işlerini, sen gitar çalmalısın” diyor. 

Allah iyiliğini versin be Murat!



Fatih Akın'ın Crossing The Bridge The Sound of İstanbul belgeselinden...

6 Şubat 2020 Perşembe

İlk Gitar, İlk Grup ve Yıldız Sineması Konseri


Dövmeci Bölüm 8



İLK GİTAR

Bir gün Lâçin bana “bence sen de gitar çalmalısın” dedi ve fitilimi yaktı. Bana bir elektrogitar almak için Tünel’e gittik. 

Tünel’de henüz o yıllarda, vitrinlerinde üst seviyedeki gitarları görebileceğiniz dükkânlar yoktu. Hani alabileceğimizden değil de gözümüzü şenlendirebilmek bakımından söylüyorum. Türkiye’de daha henüz kredi kartı da kullanılmadığından, taksitli satış senet yapma usulü ile gerçekleştiriliyordu.

Bizim girdiğimiz dükkân, şimdilerde Türkiye’nin dört bir yanına yayılmış olan Zühal Müzik’in o zamanki ilk dört metrekarelik yeriydi. 

Orada, bizim gibi ergenleri çeşitli artistik gitar numaralarıyla tavlayan kurt esnaf Engin çalışıyordu. Engin’in klasik lafı, “Dur sana şu gitarla bir şov çekeyim” idi. Beğendiğiniz gitarı alır ve pantolonunun paçalarını içine soktuğu kovboy çizmeleri ile yerde tempo tutup, kafasını ritimli bir şekilde sağa sola çevirerek, rock klasiklerinden kesitler çalardı. 

Bana da Bulgar yapımı, muhtemelen daha önce birçok gazino sahnesi görmüş, ikinci el bir gitar ve ondan da ses çıkartabilmem için yerli üretim bir saz amfisi sattı.

İlerleyen zaman içerisinde o gitarla öğrendiklerimle Dimensions ’da çalmaya, müzisyenlik ile Beyoğlu’nda elimde gitar taşımanın havasını atmaya ve annemi de çileden çıkartmaya başladım.


                                                           
                                                           Emre Cebeci 1992


DIMENSIONS

O yıllar grupların kaydettikleri demo kasetlerin bir albümmüşçesine kabul edildiği yıllardı. Çünkü albüm kaydetmek sadece bir hayaldi. Hâlbuki makul bir parayla yapacağınız kaydı, fotokopi ile imal edeceğiniz kapaklarla Zihni veya Akmar’daki dükkânlardan dinleyicinize ulaştırmanız olası idi.

Biz menajeri olan şanslı gruplardan biriydik. Menajerimiz ve İstanbul Üniversitesi Rock Kulübü’nün kurucusu olan Tayfun Altınbaş ile iki demo, liseler arası bir turne ve çok sayıda bar konseri verdik. Şöhretimiz Beyoğlu’nun ara sokakları ve kolejler arasında gidip geliyordu.



Dimensions'ın ikinci demo kapağı (birincisi maalesef kayıp) SUN ve Rebellion parçası için tişört tasarımı. Emre Cebeci 1994

              

              

              



1993 senesinde ilk demomuzu kaydettik. Kaydı yapan tonmayster Kemal Abi, bizimle eşzamanlı olarak da Athena’nın One Last Breath albümünü kaydediyordu. Kemal abi akşamcıydı. Belli bir saat geldiğinde dolabından şişesiyle kadehini çıkartır ve mesaisine demlene demlene devam ederdi. Biz de bunu öğrendiğimizden paralarımızı denkleştirip ona güzel bir rakı götürmüştük. Ama o bize, Athena’yı kastederek, “Bakın çocuklara. Onlar Kemal Abilerine viski getiriyor. Siz ise beni rakıya talim bırakıyorsunuz” demişti.







                                    


                                   


                                    


                                    


Paylaşım için Türkiye Rock Tarihine teşekkürler
                                                                  
                                                                    

                                                                  
                                                                    KADRO









Haberim yokmuş gibi çek kanka!...


YILDIZ SİNEMASI KONSERİ

Aynı sene Beşiktaş’ta şimdi yıkılmış olan ve ucuz seks filmlerinin oynatıldığı Yıldız Sineması’nda da bir konser düzenledik. Bu konser, çıkartmak istediğimiz toplama Türk rock kaseti yararınaydı. Konsepti gereği, konserdeki dört grubun da tarzı kel alakaydı. 

Grunge ve punk arasında gidip gelen Dimensions, dönemin en prestijli death metal gruplarından Death Room, hippie rock yapan Scarecrow (sonradan adları Siddhartha olacaktı) ve Ankaralı satanist black metal grubu Witchtrap. Bugün böyle bir konseri düşünebilir misiniz?


                          Yıldız Sineması Konseri'nin Afişi / Emre Cebeci 1993





Sonradan anlatılana göre, Witchtrap üyeleri sahne şovları için kasaptan alıp boyunlarına doladıkları sakatatların kanlarını temizlemeden Ankara’ya dönmüşler de bütün treni kokutmuşlar.

Sinema salonunda oluşan tahribatın faturası yüzünden toplama kaset falan çıkartamadık. Ama tahminimce o konser, orada bulunanların bugün bile aklından çıkmamıştır.




Video kimine göre argo, satanizm ve cinsellik içerebilir. Affola.. 

Bu arada videoda seyirciler arasında 23 sene sonra Kötü Kedi Şerafettin'in animasyonunu yönetecek olan Ayşe Ünal'ın "İleride yönetmen olunca sizi ben çekeceğim" demesi en hoş detaylardan biri olsa gerek. 

Tabi bir de seyirciler arasındaki ergen Nil Karaibrahimgil'in ise ilk paparazzi deneyimi olsa gerek.

Ayrıca sevgili Scarecrow Özgür Kurcan'ı da rahmet ve özlemle anıyorum.