Küçük bir çocukken babam
beni sık sık sinemaya götürürdü. Blues Brothers, Süperman, Star Wars, Indiana
Jones… Hepsini ilk defa sinemada izledim. O zamanlar yaşım daha küçük olduğundan her
birine babamın tavsiyesiyle gidiyorduk.
Birkaç sene sonra, videokaset
kiralama dönemi altın çağını yaşarken, babamın bazı filmleri bana hiç tavsiye
etmemiş olduğunu fark ettim. Rocky, Rambo ve bilumum karate filmiyle işte o
dönem tanıştım.
Hele ki ninja filmleri.
Hastasıydım ninjaların. Tüm mahallenin videokaset kiraladığı dükkân olan Uğur Video
’ya gider ve babamın da oradan video kiraladığını bildiğimden, “Uğur Abi lütfen
bana adında ninja kelimesi geçmeyen ama içinde ninjalar olan bir film ver”
derdim. Evimiz bahçe katıydı. Bahçedeki ağaçların dallarına ipler gererek
yaptığım yaylara oklar takar, kendi kendime ninjacılık oynardım.
Tabii o
zamanlar ninjanın kiralık katil anlamına geldiğini bilmiyordum.
Çocukluğumda babam, kendi
annesi ve anneme sıkı sıkıya tembih etmiş “Emre oyuncak silahlarla kesinlikle
oynamayacak” diye. Ben yine babaanneme kendimi acındırıp oyuncak tabanca falan
aldırıyordum babamdan gizli gizli. Ama tüm çocukluğum boyunca babam, şiddet
unsuru içeren her tür olgudan beni uzak tutmak için hep bir gayret sarf etti.
Emre Cebeci'den Selim Cebeci çeşitlemeleri 1983-1990 arası
Bugün silahlara ve
şiddete olan alerjimin sebebi babamdır. Çocuklara silah sevgisi aşılamanın çok
aşağılıkça olduğunu düşünüyorum. Bence öldürmekten başka bir boka yaramayan
ateşli silahlara duyulan hayranlık kadar “acizlik” belirtisi azdır.
Okul ve dövme dışındaki
zamanı yeni çıkan albümleri takip ederek, beste yaparak, konser vererek ve
değişik zararlı alışkanlıkları deneyimleyerek geçiriyorduk. Dolayısıyla ders
çalışacak vakit kalmıyordu. Zaten hepimiz okula gıcıktık.
Ben ikinci sınıfa kadar
okuduğum Taksim Kemal Atatürk Lisesi’nden atılmayı başararak, sonradan mezunu
olduğum Etiler Lisesi’ne kapağı atabilmiştim.
Mevzu şöyle olmuştu: Tam
da biraz kendimden taviz verip saçlarımın boyunu kısalttığım lise ikinci
sınıfın birinci dönemiydi. Artık gömleğimi bile içime sokuyordum. Ama okulun
birinci senesi serbest olan kravat tipi değişmiş, yerine okulun adının yazılı
olduğu kravatlar gelmişti.
Benim de ayıptır söylemesi, rahmetli büyük babamdan
kalmış gayet muntazam kravatlarım vardır. Tabii ki tüm uyarılara rağmen okulun
yaptırttığı o dandik kravat yerine kendiminkileri takmaya devam ettim.
Sonunda
bir pazartesi sabahı bayrak merasimi sonrası okulun kapısından girerken müdüre
yakalandım. Herif daha ne oluyor bile diyemeden, sabah sabah herkesin
ortasında, suratıma okkalı bir tokat attı. Bende film kopmuş. Ne yaptığımı tam
olarak hatırlayamıyorum. Kimine göre ben de ona girişmişim, kimine göre sadece
küfür etmişim.
Ama olan olmuştu ve babamla müdürün karşılıklı mülakatları
sonucu kayıtım Etiler Lisesi’ne geçti.
Orası nam-ı diğer “Sürgün
Yeri” olan meşhur bir liseydi. Hikâyesi olmayan hiç kimse yoktu. Oraya
gittiğimde bazı öğrenciler beni duymuşlardı, ama müdürü bıçaklayan öğrenci
olarak. Benim hiç işim olmasa da orada böyle şeyleri seven ve sayan tipler de
vardı. Ben de hakkımdaki dedikodu için hiç sesimi çıkartmadım.
Vukuatlı tayinim
sayesinde orada, sosyal hayatıma zenginlik kazandıracak birçok renkli tiple,
arkadaşlıklar ve dostluklar kurdum. Dolayısıyla lise son sınıfı üç kerede
bitirebildim.
Mezuniyet Hatırası
Etiler Lisesi’nde okurken
bizim sınıfın penceresinden Akmerkez’in inşasına tanık olduk. Bir zamanlar
okulumuzun yanında bomboş duran arazide artık Türkiye’nin ilk AVM’lerinden olan
Akmerkez yükseliyordu. Kısa sürede orası tüm öğrenciler için adeta ikinci bir
kantine dönüşmüştü.
Bazı arkadaşlarımız oradaki dükkânlarda yarı zamanlı işlere
girmişti. Bizim sınıftan ön adı “Bombacı” olan (şimdi gerçek adını
anamayacağım) bir arkadaşımız, çalıştığı dükkânın deposunu patlatmış ve sınıfa
kolilerce muzlu süt dağıtmıştı. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz içindi!..
O zamanlar memlekette
sigara yasağı da olmadığından hepimiz Akmerkez’in yemek katında tüttürüyorduk. Akmerkez’de
şehirlilerden çok öğrencileri görürdünüz. Yemek katındaki masalar öğrenciler
tarafından işgal edilmiş olurdu. Bir masada rocker’lar,
bir diğerinde ülkücü/racon tipler, az öte masada tiki’leri pis pis izleyen sol
görüşlü öğrenciler olarak hepimiz oraya takılır olmuştuk. Ben tek masaya
takılmazdım. Her masaya selam verirdim.
Zaten hiçbir zaman kendimi tek bir
gruba ait hissetmedim.
Okulumuzun efsanevi müdür
muavini Hülya Çavuş (kendisi erkekler tuvaletine bile sigara baskını yapardı) bile
artık yemek katına baskınlar düzenliyordu. Hatta bir ara öğlen saatinde
öğrencileri oraya almamaları için kapı görevlileriyle anlaşmıştı. Ama bu
anlaşma tabii ki çok uzun süremedi.
Munchies
kafasıyla yemek katındaki masalarda müşterilerin bıraktığı patates kızartmaları
ve çıtır tavuk kanatlarıyla az ziyafet çekmedik. Sadece içeceğimizi parayla
alır, gerisini beleşe getirirdik.
Yakın zaman önce bir
seyahat dönüşü, uçak inişe geçerken pencereden Akmerkez’i ve Etiler Lisesi’ni
gördüm. İkisi de artık ne de küpküçük, ne de upuzaktaydılar…
Lâçin’in
cesaretlendirmesiyle başladığım gitarı ilerletmiş, hatta onun grubuna ikinci
gitarist olarak bile girmiştim. Ama bir süre sonra edindiğim bilginin
yetersizliği beni bir öğretmen arayışına soktu. İyi de, bu kim olacaktı?
Kendime gitar öğretmeni
aradığımı bir gün Teşvikiye sahaflarından Zihni’nin ortağı Ferruh’a
söylediğimde bana, “Seni benim hocamla tanıştırabilirim” dedi. Ona kim olduğunu
sorduğumda ise bana “Mustafa Dönmez” dedi.
Yalnız kendisi Kadıköy’de
ders veriyor ve herkesi öğrencisi olarak kabul etmiyordu. O ana kadarki
araştırmalarımda da danıştığım herkes “gel abi hallederiz” şeklinde
yaklaştığından, Mustafa Dönmez hakkındaki bu ön bilgi bende onun hakkında bir
merak uyandırdı. Sonunda bir pazar günü Ferruh ile buluşup Kadıköy’e MustafaDönmez ile tanışmaya gittim.
Yaşlı biriyle
karşılaşmayı beklerken kapıyı açan genç ve yakışıklı adamı görünce biraz
şaşırdım. Ama bu ilerleyen dakikalarda uğrayacağım şaşkınlığın yanında az
kalırdı. Kendisi “Atmosfer” adlı gurubun kurucusuydu. Atmosfer, emprovizasyona
dayalı çok perspektifli bir müzik tarzı olan fusion icra ediyordu. İlk başta, fusion’a kıyasla çok daha anlaşılabilir müziklerden zevk alan bana
bu durum biraz itici gelmişti.
Ama sohbet derinleştikçe karşımdaki kişiden,
sevdiğim şeylere dair de çok şey öğrenebileceğimi anladığım için rahatlamıştım.
Sohbetimiz sırasında bir
de bana, Aslan burcu olup olmadığımı sorduğunda çok şaşırdım. Çünkü öyleydim.
Nasıl anladığını sorduğumda önce Ferruh’la göz göze gelip tebessümleştikten
sonra bana “Konuşmalarından ve davranışlarından” dedi ve ekledi: “Hatta
yükselenin de sanki Aslan olabilir”.
Ben o güne kadar burçları sadece magazin
dergilerin sayfalarından bildiğim için, yükselen burç nedir onu bile bilmezdim.
Doğum saatimle yükselen burcumun da Aslan olduğunu o gün öğrendim. Ama esas
sürprizi Mustafa Dönmez’in de Aslan üzeri Aslan olduğunu öğrendiğimde yaşadım.
Mustafa Abi’den bir sene
ders aldım. Verdiği ödevleri etüt ederken ilk defa ellerimin üzerindeki
damarların çıktığına şahit oldum. Ders dışında da bir abi-kardeş muhabbeti
geliştirdik. Ama bir sene sonunda eğitimimi daha ileri bir seviyeye götürmek
istemediğimi anladım. Daha 19 yaşındaydım ve gitarist olmak dışında da sanata
dair yapmak istediğim çok şey vardı.
Mustafa Abi’den bir
ömürlük ilham aldım. Ancak bu sürecin sonunda bir şey fark ettim ki, usta-çırak
ilişkisi ile yürütülen bir eğitim tarzı hiç de bana göre değildi.
Yıllar içerisinde bu
farkındalığım başka kulvarlarda karşılaşacağım deneyimlerle daha da oturdu.
Sonuçta insan faktörü. Herkesin artıları ve eksileri var.
Hem teknik, hem de
etik olarak gelişmenin en doğru yolunun insanın kendi iç sesini dinleyerek, adı
ne olursa olsun (Usta, Mentor, Koç, Guru…) tek bir kişinin metoduna fazla bağlı
kalmaması gerektiğini düşünüyorum. Bence kişi kendi kendisinin öğretmeni
olabilmeli.
Soldan sağa: Barış Erman, Mustafa Dönmez ve bendeniz. Sene 2007
Barış liseden arkadaşım olmakla birlikte benim ilk ve tek gitar öğrencim olmuş, ona öğretecek bir şeyim kalmadığında ise onu Mustafa Abi'ye havale etmiştim. Halen derse devam etmekle birlikte 24 Kasım öğretmenler gününde Mustafa Abi'yi ve beni arayarak, vefakarlık nedir sorusunun cevabını her sene bu şekilde verir.
Ayrıca 90’lar ilk stadyum
konserlerinin de yapılmaya başladığı yıllardı. Harbiye açık hava tiyatrosuna
gelen 3.sınıf yabancı rock
gruplarından sonra 1993’de kanlı canlı Guns n’ Roses’ı ve devamını görmek,
hepimize kendimizi yurt dışındaymış gibi hissettirmişti. Özellikle
kariyerlerinin zirvesinde (aynı zamanda da sonunda) ve orijinal kadrosuyla Guns
n’ Roses’ı izlemiş olduğum için kendimi bugün bile çok şanslı hissederim.
Hele ki o zamanlar daha
halen en çok metalciler tarafından dinlenen ve daha hiçbir üyesinin dövmesi
olmayan Metallica’nın, İnönü Stadyumu’nu tıklım tıklım doldurması
organizatörlerin önünü açmıştı. Bu organizatörlerden en önemlisi kuşkusuz ki
Ahmet San’dır.
O yıllarda gittiğim tüm
konserlerin biletlerini hala saklıyorum. Çünkü o zamanın konser biletleri
bugünküler gibi tek tip ve zevksiz değil, üzerlerindeki logolar rengârenk,
yazılar kabarık baskılı yani tam koleksiyon yapmaya layık olurdu. Bugün basılan
biletler o küçültülmüş su faturasına benzeyen halleriyle, üzerlerinde adı yazan
sanatçıları temsil edemeyecek kadar çirkinler.
Ah nerede o eski biletler?...
Konserlerden önceki gece bizim
de içinde bulunduğumuz yüzlerce hayran, İnönü Stadyumu’nun önünde sabahlardı.
Çadırlar, uyku tulumları ve ucuz şarapla İstanbul’un göbeğinde kendi kendimize adeta
Woodstock’cılık oynuyorduk.
O zamanlarda konsere gelen bir grubu izlemekten
çok, orada bulunmanın havası daha önemliydi. Ortalıkta çakma Slash’ler ve
Axl’lar gezinirdi. Kimileri hayranı oldukları kişiler veya gruplarla o kadar
özdeşleştirilmişti ki bugün çoluk çocuğa karıştıkları halde hala Slayer Erdem,
Megadeth Ahmet diye çağrılan insanlar var.
Yaşımız elverdiği için
içerdik, sıçardık da yine de konseri bitirebilirdik. Tapındığımız koskoca
gruplar Türkiye tarihinde ilk defa ayağımıza kadar gelmişti de biz geri zekâlı
ergenler olarak hala kafamızı nasıl daha güzel yaparız derdindeydik. Yoksa
hatırlayabilseydim şu satırlarda o konserler ile ilgili ne anekdotlar yazardım.
Şimdilerde kullandığım her yöntemi ve imkânı, o günlerdekilerle kıyasladığımda, yeni nesil meslektaşlarımı kıskanmamam çok zor.
Dövme yapmaya başladığım ilk yıllarda kâğıttaki deseni
vücuda geçirecek bir aktarma yöntemi bilmediğimden, çizimleri doğaçlama bir
şekilde, direkt bedenime dövme olarak yapıyordum.
Kâğıt üzerindeki bir
deseni vücuda aktarım işlemini keşfettiğimde, elde imkân olarak normal karbon kâğıdı
ve koltukaltı roll on’undan başka bir
şey yoktu.
Fotokopisi çekilmiş deseni karbon kâğıdının üzerine koyar, kalemle
ana çizgilerin üzerinden geçerdik ve bunu koltuk altı roll on’u sürülmüş deriye değdirdiğimizde de çizgiler vücuda
çıkardı.
Koltuk altı roll on’u
pudrasız olmalıydı. Yoksa çizgiler vücuda geçmezdi. Tabii o zamanlar bu gizli bir
bilgiydi.
Karbon kâğıdındaki
boyanın vücuttaki tutunuşu o kadar kötüydü ki dövme yaparken parmaklarınızın
değdiği çizgiler, mütemadiyen silinirdi. Neyse ki karbon kâğıdının yerini bir
süre sonra aynı formatta ama dövmecilik için özel üretilmiş özel boyalı kâğıtlar
aldı. Bu boya deriden zor çıkıyor.
Hala o günlerden kalan
travmanın etkisiyle, dövme yaparken parmaklarım aktarım çizgilerine değmesin
diye fuzuli bir gayret içerisindeyim ve bugün bile dövmenin kendisini yaparken,
desenin vücuda aktarımı sırasında yaşadığım stresin yarısını bile yaşamıyorum.
İzlemesi 1 dakika, yapması 36 saat
Manuel
yöntemle aktarım kâğıdına çizim yapmak, bazı detaylı çizimler söz konusu
olduğunda iki gün bile sürebilirdi. Günümüzde bu iş için üretilmiş minik yazıcılar
sayesinde, en karmaşık çizimler bile saniyeler içerisinde aktarıma hazır hale
geliyor.
Bu tasarımın aktarım kağıdını tamamen manuel yöntemle, iki güne yayarak tamamladığımı hatırlıyorum.
O günlerden kalma manuel
olarak hazırladığım birkaç aktarım kâğıdını, bugün ibret olsun diye halen
saklarım.
1993 senesinde lisedeydim. Derste bile arka sıralarda elimde iğne ve iplik, dövme yapıyordum. Okulda namım iyice yayılmıştı. Üstelik arkadaşlarıma da dövme yapmaya başlamıştım. Herhalde hayatımdaki en çok ilki o yıl yaşamışımdır.
Sadece dövme sahibi olmanın bile büyük ayrıcalık olduğu o yıllarda, hele benim gibi bir ergen, bugünkü ergenlerinkine kıyasla acayip dandik olan dövmeleriyle bile çok daha havalıydı.
Sol kolumun biceps kası üzerine yaptığım ilk dövmem olan yin yang’lı Dimensions güneşini doğaçlayarak omuzuma kadar büyütmüş, sol elimle de sağ kolumun aynı yerine Sepultura grubunun logosu olan S harfine benzeyen bir tribal E harfi ve onun altına da Red Hot Chili Peppers’ın solisti Antony Kiedis’inkine benzeyen bir tribal kol bantını yamuk olarak yapmıştım.
Arkamızdaki kapının üzerindeki desen de kendime yaptığım ilk dövmedir efendim.
Televizyonun karşısında MTV izlerken bile kendime dövme yapıyor, iğneyi çalan müziğin ritmine uygun vuruşlarla derime batırıyordum. Düzgün formlar elde ederken Beatles, seri ilerlemek istediğimde de Sepultura’dan iyisi yoktu. Tabii ne olursa olsun bu yöntemle yapılan bir dövme çok yavaş ilerliyordu. Çünkü tek tek vuruşlarla yan yana sıralanmış noktalardan çizgileri ancak elde edebiliyordum. Sonra da dış çizgileri tamamlanmış desenin içini yine aynı yöntemle –tek tek- dolduruyordum.
Epultura :))
Kâğıttaki bir deseni vücuda geçirecek bir aktarma yöntemi de bilmediğimden, çizimleri doğaçlama bir şekilde, direkt bedenime dövme olarak yapıyordum.
Birkaç sene sonra Beyoğlu Hayal Kahvesi konserinde Ben Harper’a kolumu imzalatmış ve eve döner dönmez sabaha kadar silinmesin diye, o imzayı evde bulduğum bir boncuk iğnesiyle dövmeye dönüştürmüştüm.
Bugün o dövme o kadar dağılmış durumda ki imzayı bir de kâğıda attırmadığıma çok pişmanım.
Karakter geliştikçe fikirler de değişiyordu. Mesela 20 yaşımda iken koluma daha 5 şarkısını falan ancak bildiğim Jimi Hendrix'in bir portresini yaptırtmıştım ve doğruyu söylemek gerekirse de bu fikri Red Hot Chili Peppers'ın basçısı Flea'nin kolundan çalmıştım. Haliyle gitar çalmaya başlamış her Jimi dövmeli ergen gibi Hendrix benim de ruhumu derinden etkiledi.
Ama bir gün bu sefer de başka bir grubun basçısının dövmeleri beni benden aldı. Söz konusu grup Rage Against The Machine ve basçımız ise Tim Commerford'du. Commerford'un dövmeleri o güne kadar gördüğüm hiçbir dövmeye benzemiyordu. Biraz sorup soruşturdukça bu simsiyah dövmelerin ilhamını Borneo tarzı triballerden aldıklarını ve tarz olarak da "Blackout" diye tanımlandırıldıklarını öğrendim.
Geçmişte yaptırmış olduğum Jimi Hendrix Portresi dövmemin üzerine bir blackout kondurmak adına en küçük bir tereddüt bile etmedim. Çünkü dövme olan Jimi beni Hendrix'e ve Flea'ye daha çok yakınlaştırarak görevini tamamlamıştı. Artık bir dövme için artık daha kadim temalarla yoluma devam etmeye karar vermiştim.
Öyle veya böyle yaptırdığımız her dövme illaki temsil ettiği bir hatıranın simgesi oluyor.
O güne kadar
alışılagelmiş rock müzik formatına alternatif
bir tür olarak doğan grunge global
dünyada, Beyoğlu ise bizim dünyamızda altın yıllarını yaşıyordu.
1990 senesinde İstiklal Caddesi
araç trafiğine tamamen kapatılmıştı. Öncesinde Taksim-Tünel arasında vızır
vızır arabalar gider gelirdi. Beyoğlu ayrıca 90ların ilk yıllarında rock bar kavramının da yeni yeni doğduğu
bir bölgeydi. İstanbul kültür/sanat ortamlarının ve tabii ki gece hayatının baş
merkeziydi. Kemancı, Hayal Kahvesi, Roxy gibi mekânlar sivrilmekte, Abdullah
Sokak, Mis Sokak ve bilumum ara sokaklarda yeni bir sokak kültürü
şekillenmekteydi.
Daha iki sene öncesine
kadar mütevazı rock müzik
sahnelerinde boy gösterdiklerinde “Vay be kızlara bak. Ne güzel çalıyorlar”
dediğimiz Şebnem Ferah ve Özlem Tekin’in beraber çaldığı Volvox grubu, artık
kaliteli barlarda çalar olmuştu.
Teoman diye bir tipten bahsediliyordu. Ortaköy’de
bulunan Flatline adlı barda; grunge
müziğin popüler hitlerini cover’layan Mad Madame adlı bir grubun genç solisti
Kaan Tangöze yine çıplak beden altı eşortman ile Pearl Jam söylüyordu.
İnsanlar Leman mizah
dergisinin gencecik bir çizeri olan Cem Yılmaz’ın, derginin mekânı Leman
Kültür’de anlattığı hikâyelerle milleti gülmekten kırıp geçirdiğini
anlatıyordu.
O zaman bizim gibi
çulsuzlar için ise taktik, ara sokakta Köpek Öldüren lakaplı bir ucuz şarap
olan Güzel Marmara’ları fondip edikten sonra mekânlara girip, bir iki birayla
geceyi tamamlamak şeklindeydi. Anamızdan babamızdan aldığımız harçlıklar daha
fazlasına yetmiyordu.
90’lar aynı zamanda
uyuşturucu kullanımının ve trafiğinin artık iyice görünür olmaya başladığı
yıllardı. Üstüne üstlük eroin kullanımı da moda olmuş ve ortalıkta gencecik
cankiler gezinip dilenmeye başlamıştı. Kimisi tek başına, kimisi de çift olarak
bulaştı bu illete.
Bizler de bir yakının ölmesi deneyimini daha o zamanlardan
ve o yaşlardan bol bol edindik.
Abdullah Sokak bir ara
sokaktı ve bir dönemin kurtarılmış bölgesiydi. Nereye gideceksek orada buluşur,
yolumuza oradan devam ederdik. Sıraselvi’yi İstiklal caddesine bağlayan, içinde
esnaf bulunmayan ve karakolun uzağındaki bir sokaktı.
Bir ucundan diğer ucuna
kadar öbekleşmiş beşer-yedişer kişilik gruplar, kendi halinde takılırdı. Kimi
öbekte gitar çalınırdı, kimi öbekte esrarlı sigara döndürülürdü. Sütlü muz
likörü ve ucuz şarap en popüler içkilerdi.Gezgin torbacılar için
bile sosyalleşilebilecek bir durak yeriydi ve sokaktaki hareketlilik 24 saat
sürerdi.
İstiklal caddesi de
efsanevi karakterlere ev sahipliği yapardı. Yolu o taraflara sık düşenlerin
gözleri cadde boyunca bazı ikonik simaları görmeye pek alışıktı.
Mesela, Pala
Şair. Pala bıyıkları, hiç çıkartmadığı takım elbisesinin üzerindeki yüzlerce
rozeti ve elindeki devasa tespihiyle, pek fazla hareket etmeksizin ayakta
durur, gelen geçeni izlerdi. Gerçek adı Mustafa Yağcı olan Pala, geçimini
onunla fotoğraf çektirenlerden sağlardı.
Feridun dilsizdi. Bir
fırında çalıştığı için üstü başı un, etrafta bembeyaz gezinir ve yüzünde her
daim inanılmaz sevimli bir gülümseme olurdu. Bu gülümseme onun çok işine
yarardı. Çünkü insanların arkalarından sinsice yaklaşıp çığlık atarak onları
korkutmak gibi bir huyu vardı. Milletin ödü patlardı ama aklının kıtlığını ve sevimliliğini
gördüklerinde ona kızamazlardı.
Ali Topçuoğlu ise Atlas
pasajının girişine yakın bir noktada açtığı tezgâhta içli köfte satardı. Ali Amca’nın
tipi sokak satıcısından ziyade bir doktora benzerdi. Lacivert ceketinin
içindeki bembeyaz, tertemiz ve hep ütülü gömleğinin üzerine yine pırıl pırıl bir
önlük giyerdi.
Ali amca, Maraş’ta
varlıklı bir kuru bakliyat toptancısı iken iflas etmiş ve 1988 yılında
İstanbul’a gelip İstiklal caddesinde karısının yaptığı içli köfteleri satmaya
başlamıştı.
Bugün bu insanların hiçbiri hayatta değil. Ama bugünün Beyoğlu’sunda
vermeleri gereken hayat mücadelesi muhtemelen o zamanlardakinden çok daha zor
olurdu.
Aşağıdaki videoda Ali Topçuoğlu'nun hikayesini kendi ağzından izleyebilirsiniz.
BİZON
MURAT (Siya Siyabend)
Henüz çoğumuzun onu bildiği Siya Siyabend grubu oluşmadan önce bile, Beyoğlu sokaklarının
ruhuna şeklini veren nadide adamlardan birisi de Bizon Murat’tı. Karizmasıyla
Jim Morrison ve Joe Cocker’ın beden bulmuş hali gibiydi. Onunla sokakta
takılırken tanışmış ve dost olmuştuk.
Murat bir sokak müzisyeni
ve şairiydi. Laçin’le beraber Beyoğlu’nun arka sokaklarında onun izini sürer ve
her denkleşişimizde de beraber takılırdık. Murat’ın da bizim de, müzik
yaptığımız kendi ekiplerimiz olmasına rağmen, herkesten bağımsız bir üçlü olmuştuk.
Çünkü farklı dünyaların insanları da olsak gönüldaşlığımız birbirine çok
uymuştu.
Murat’ın evi de sahnesi de
sosyal çevresi de sokaklardı. Seyyar satıcısından sokaktaki mecnununa, dükkân
sahiplerinden polisine kadar herkes onun varlığını -araları iyi olsun olmasın-
hayatlarının bir parçasıymışçasına kabul ederdi. O sokaklara aitti.
Bir yaz üçümüz Bodrum’da
buluştuk. Laçin’le ben ucuz bir pansiyonda, Murat da gittiği her yerde yatacak
bir yerleri olduğundan, sağda solda kalıyordu. Murat gündüzleri marinada
ağzında çiğneyip denize tükürdüğü ekmeklerle kocaman kefaller yakalardı. Biz de
bakkaldan biraları kapardık. Sonra da bir yerlerde küçük bir ateş yakıp denize karşı
ziyafet çekerdik.
O zamanlar Bodrum’da Hard
Rock Cafe’nin çakması olan Hardish Rock Cafe vardı. Laçin, bir akşam orada
çalmamız için anlaşma yapmıştı. Ben gitarda, Laçin perküsyonda, Murat’ta
vokalde, doğaçlama müzik yapacaktık. Murat’ın doğaçlama yeteneği de sesi kadar
iyiydi. O gece, anlık olarak yazdığı sallamasyon sözleri, benim iki-üç akorla
yürüttüğüm riff’ler ve Laçin’in
tımbırdattığı bongo üzerine öyle güzel şarkı olarak söylüyordu ki Hardish’teki
herkes hipnotize olmuş gibi bizi izliyordu.
Sonra ne olduysa bir anda
oldu. Sahnenin ışıkları yandı ve ses sisteminden müzik devreye girdi. Anlaşılan
oradaki DJ, kız arkadaşının bize (muhtemelen de Murat’a) olan hayranlığını
kıskanmıştı. Laçin seyirciye dönerek gayet sakin bir şekilde: “Arkadaşlar biz
sahile inip çalmaya devam edeceğiz” dedikten sonra yaklaşık bir elli kişi hep
beraber sahile indik ve sabaha kadar unutulmaz bir gece yaşadık.
Sonraki yıllarda üçümüzün
yolları ayrılmış da olsa, ara sıra Murat’la sokakta denk geliyorum. Bana:
“Bırak oğlum bu dövme işlerini, sen gitar çalmalısın” diyor.
Allah iyiliğini
versin be Murat!
Fatih Akın'ın Crossing The Bridge The Sound of İstanbul belgeselinden...
Bir gün Lâçin bana “bence
sen de gitar çalmalısın” dedi ve fitilimi yaktı. Bana bir elektrogitar almak
için Tünel’e gittik.
Tünel’de henüz o yıllarda, vitrinlerinde üst seviyedeki
gitarları görebileceğiniz dükkânlar yoktu. Hani alabileceğimizden değil de
gözümüzü şenlendirebilmek bakımından söylüyorum. Türkiye’de daha henüz kredi
kartı da kullanılmadığından, taksitli satış senet yapma usulü ile
gerçekleştiriliyordu.
Bizim girdiğimiz dükkân,
şimdilerde Türkiye’nin dört bir yanına yayılmış olan Zühal Müzik’in o zamanki
ilk dört metrekarelik yeriydi.
Orada, bizim gibi ergenleri çeşitli artistik
gitar numaralarıyla tavlayan kurt esnaf Engin çalışıyordu. Engin’in klasik
lafı, “Dur sana şu gitarla bir şov çekeyim” idi. Beğendiğiniz gitarı alır ve
pantolonunun paçalarını içine soktuğu kovboy çizmeleri ile yerde tempo tutup,
kafasını ritimli bir şekilde sağa sola çevirerek, rock klasiklerinden kesitler çalardı.
Bana da Bulgar yapımı,
muhtemelen daha önce birçok gazino sahnesi görmüş, ikinci el bir gitar ve ondan
da ses çıkartabilmem için yerli üretim bir saz amfisi sattı.
İlerleyen zaman
içerisinde o gitarla öğrendiklerimle Dimensions ’da çalmaya, müzisyenlik ile
Beyoğlu’nda elimde gitar taşımanın havasını atmaya ve annemi de çileden
çıkartmaya başladım.
Emre Cebeci 1992
DIMENSIONS
O yıllar grupların
kaydettikleri demo kasetlerin bir albümmüşçesine kabul edildiği yıllardı. Çünkü
albüm kaydetmek sadece bir hayaldi. Hâlbuki makul bir parayla yapacağınız
kaydı, fotokopi ile imal edeceğiniz kapaklarla Zihni veya Akmar’daki dükkânlardan
dinleyicinize ulaştırmanız olası idi.
Biz menajeri olan şanslı
gruplardan biriydik. Menajerimiz ve İstanbul Üniversitesi Rock Kulübü’nün
kurucusu olan Tayfun Altınbaş ile iki demo, liseler arası bir turne ve çok
sayıda bar konseri verdik. Şöhretimiz Beyoğlu’nun ara sokakları ve kolejler
arasında gidip geliyordu.
Dimensions'ın ikinci demo kapağı (birincisi maalesef kayıp) SUN ve Rebellion parçası için tişört tasarımı. Emre Cebeci 1994
1993 senesinde ilk
demomuzu kaydettik. Kaydı yapan tonmayster Kemal Abi, bizimle eşzamanlı olarak
da Athena’nın One Last Breath albümünü kaydediyordu. Kemal abi akşamcıydı.
Belli bir saat geldiğinde dolabından şişesiyle kadehini çıkartır ve mesaisine
demlene demlene devam ederdi. Biz de bunu öğrendiğimizden paralarımızı
denkleştirip ona güzel bir rakı götürmüştük. Ama o bize, Athena’yı kastederek,
“Bakın çocuklara. Onlar Kemal Abilerine viski getiriyor. Siz ise beni rakıya
talim bırakıyorsunuz” demişti.
Aynı sene Beşiktaş’ta
şimdi yıkılmış olan ve ucuz seks filmlerinin oynatıldığı Yıldız Sineması’nda da
bir konser düzenledik. Bu konser, çıkartmak istediğimiz toplama Türk rock kaseti yararınaydı. Konsepti gereği,
konserdeki dört grubun da tarzı kel alakaydı. Grunge ve punk arasında
gidip gelen Dimensions, dönemin en prestijli death metal gruplarından Death Room, hippie rock yapan Scarecrow (sonradan adları Siddhartha olacaktı)
ve Ankaralı satanist black metal
grubu Witchtrap. Bugün böyle bir konseri düşünebilir misiniz?
Yıldız Sineması Konseri'nin Afişi / Emre Cebeci 1993
Sonradan anlatılana göre,
Witchtrap üyeleri sahne şovları için kasaptan alıp boyunlarına doladıkları
sakatatların kanlarını temizlemeden Ankara’ya dönmüşler de bütün treni
kokutmuşlar.
Sinema salonunda oluşan
tahribatın faturası yüzünden toplama kaset falan çıkartamadık. Ama tahminimce o
konser, orada bulunanların bugün bile aklından çıkmamıştır.
Video kimine göre argo, satanizm ve cinsellik içerebilir. Affola..
Bu arada videoda seyirciler arasında 23 sene sonra Kötü Kedi Şerafettin'in animasyonunu yönetecek olan Ayşe Ünal'ın "İleride yönetmen olunca sizi ben çekeceğim" demesi en hoş detaylardan biri olsa gerek.
Tabi bir de seyirciler arasındaki ergen Nil Karaibrahimgil'in ise ilk paparazzi deneyimi olsa gerek.
Ayrıca sevgili Scarecrow Özgür Kurcan'ı da rahmet ve özlemle anıyorum.