21 Mart 2020 Cumartesi

Tattoojitsu ve Ortaköy Günleri

Dövmeci Bölüm 18


Lise bittikten hemen sonra Kazım Carlsen Salahor ile tanıştım. Sene 1995 idi. Bugüne kadar tanıdığım en deli dolu adamlardan biri olan Kazım’ın elinde o ana kadar hiç görmediğim bir şey vardı. Bir dövme makinesi! Kazım hayatımı değiştirecek bir teklifte bulunarak bana Ortaköy’de açmayı düşündükleri bir dövme stüdyosunda çalışmak isteyip istemeyeceğimi sordu. Bu benim için o ana kadar karşılaştığım en büyük fırsattı. Fakat bir problem vardı. Daha önce bir dövme makinesi görmüşlüğüm ve kullanmışlığım yoktu. Kazım sağ olsun bu duruma şöyle bir çözüm getirdi “Bana yapar öğrenirsin.”

O dönemlerde Türkiye’de dövme malzemesi bulabileceğimiz bir piyasa yoktu. Yurt dışından hasbelkader getirtebildiğimiz boya, iğne ve dergiler dışında buradan orijinal malzeme tedarik etmek mümkün değildi. Biriktirdiğimiz deneyimlerimizle ve duyduğumuz dedikodularla, geriye kalan malzemeleri kırtasiyeler, eczaneler ve fotokopicilerden tedarik edebiliyorduk.

Kazım, sosyetik bir camianın nev-i sahsına münhasır, istisnai bir bireyiydi. Parada pulda gözü yoktu. Çok dürüst biriydi. İdolü olan Mickey Rourke’un Türkiye’deki temsilcisi gibi yaşardı ve kadınlar da ona bayılırdı. Ortağı ve dükkânın esas finansörü olan Murat ise baba
mesleğinden alamadığı heyecanı bu sektörde bulacağını umuyordu. Stüdyonun adını Murat’ın yaptığı dövüş sanatı olan Kaizen Aikijitsu’nun “Jitsu”su ile “Tattoo”yu birleştirerek ben koymuştum.





Tattoojitsu’da daha önce sadece gazete ve dergilerde gördüğüm bazı kişilere dövmeler yaptım. Lafı gelmişken, ne o zaman ne de bugün cemiyet hayatından (o da artık nasıl bir lafsa) dövme yaptığım kişileri, vitrinimde reklam amaçlı sergiledim. Bunu yapmak bana, yaptığın işe ve kendine güvenmiyor oluşun bir göstergesi gibi geliyor. 

En iyi ve en doğru reklamın da yapılan işin kendisi olduğuna inanıyorum. Yapıldığı kişinin değil!..

Oradaki çevrede daha en başından itibaren, nitelikli bir sanatçı olarak kabul gördüm. Kendimi bildim bileli hep çizim yaptığım ve bu yolun yolcusu olduğumu bulunduğum her ortamda belli ettiğim için, Tattoojitsu’da gerçekten el üzerinde tutuldum.

Bir de o güne kadar, çizim yapmayı sadece kendi dünyasında yapan, kimseyle iletişim kurmayıp kendini “görünmez” hisseden biriyken, şimdi her türden insana dövmeler yapan, onlardan saygı ve övgü alan, “görünür” bir sanatçıya dönüşmüştüm.

İlk temel bilgileri Kazım’dan öğrendim. Ama doğrusu onun da temel bilgilerden ötesiyle pek işi yoktu. O daha ziyade işin tribindeydi. Ona Ortaköy’deki işlek bir dövme stüdyosunun tatlı serseri dövmecisi olmak yetiyor da artıyordu bile. Ben ise artık dövmeyi sanat icra etmenin bir yolu olarak kavramıştım.

Bin bir güçlükle yurt dışından temin ettiğimiz Tattoo Magazin’lerde gördüğüm işler beni fena halde gaza getiriyordu. Filip Leu, Anil Gupta, Paul Booth, Guy Atchison gibi sanatçılar dövme tarihine adeta yön veriyor ve standartları belirliyorlardı. Kimi illüstratif betimlemeler fotoğraflara taş çıkarır nitelikteydi. 

İnternetin olmadığı, cep telefonunun daha ziyade zenginlerde olduğu dönemlerdi. Stüdyomuz için fotokopiler ve kopartılmış dergi sayfalarından kataloglar hazırlardık. Sanki oradaki her işi yapabilecekmişiz gibi… Ama müşterilerin de çok umurunda değildi nitelikli işlere sahip olmak. O zamanlarda sırf bir dövme sahibi olmak bile ayrıcalıklı bir durumdu. 








10 Mart 2020 Salı

Açık Radyo


Dövmeci Bölüm 17


Lise zamanlarında arada beraber konserler verdiğimiz, elemanları ile partilediğimiz bir gruptu Siddhartha. 

Kurucuları Özgür Kurcan (huzur içinde uyusun) ve Ege Madra ile bol bol ev partileri yapardık. Kerem Özyeğen ve Özgür kuzendi. Kerem de benim Etiler Lisesinden arkadaşımdı. 

Kerem bir gün Ege’nin babasının bir radyo istasyonu kurmakta olduğundan bahsetti. 

Şaşırmıştım açıkçası. Bir insan neden radyo istasyonu kurmak isterdi ki? Ama o zaman nereden bileyim adından başka bir şey bilmediğim Ömer Abi’yi. 

Ömer Madra 1945de İstanbul'da doğmuş, 1968de Ankara Siyasal Bilimler Fakültesi'ni birincilikle bitirmiş, 1977 yılında "Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Bireysel Başvuru Hakkı" konusunda tamamladığı doktorası 1980de yayımlanmış, 1985-1988 yılları arasında çeşitli edebiyat, mimarlık, tasarım, dekorasyon dergilerinin kurucu kadrosunda bulunmuş ve 1995te de Açık Radyo'nun kurucuları arasında yer almıştı. Ayrıca küresel ısınma ve iklim değişikliği konusuna dikkat çekmeye çalışan bir iklim aktivistidir.

“İyiymiş” demiştim Kerem’e. “O zaman söyleyelim Ege’ye de babası bizim demoyu çalıversin radyosunda”.

Açık Radyo 1995 senesinde başladı bağımsız yayın hayatına. Programcılarının hepsi gönüllü çalışan, çeşitli meslek dalları ve hobisinde uzmanlaşmış fedakâr insanlar oldu.

Ele alınan konular ise spordan felsefeye, tarihten bilime, sanattan ekonomiye ve ele alınan müzikler; Rock’tan Caza, Türkçe poptan etnik müziğe, operadan şansonlara kadar gider.

Gezegenin geleceği, küresel iklim değişikliği ve hayvan hakları gibi konulara dair sosyal bir bilinç oluşturmayı her daim ilke edindi. 


Kültüre olan katkısıyla, bir ansiklopedinin radyo olmuş şekli gibidir Açık Radyo.


Açık radyo, kurumsal sponsorlarının yanı sıra dinleyici destekleriyle hayatını sürdürür. Dinleyicileri de (ben de dâhil) bu enfes kaynaktan mahrum kalmamak için güçleri elverdiğince bağışta bulunarak onu ayakta tutar.

Evde yalnızken ve çalışırken Açık Radyo’nun müzikleri ve sohbetleri bana asla kendimi yalnız hissettirmez. 

Ne evde ne de dünyada.




Çok Yaşa Açık Radyo!...













3 Mart 2020 Salı

Tribal Blues


Dövmeci Bölüm 16




Ünlülere dövme yaptığım doğrudur.


Çocukluğumda pikapta çalan şarkılar arasındaki blues tınıları, hep ayrı bir dikkatimi çekerdi. Blues, kültürel temeli Afrika’dan köle olarak getirilen insanlar tarafından atılmış ve jazz’ın doğmasına vesile olmuş bir müzik türüdür.

Bana soracak olursanız müziği, blues ve diğerleri olarak ikiye ayırabilirim ve blues konusunda da çok arsızımdır. 

Yani öyle konservatif ve elitist bir bakış açım yoktur. 

Robert Johnson, Howling Wolf, J.B. Lenoir gibilerin katıksız hallerinin de Led Zeppelin, Jimi Hendrix, Dr. John gibilerin soslu hallerinin de ve Dr. Feelgood, AC/DC, The Clutch gibilerin farklı kulvarlarda blues’un bayrağını taşımalarının da hastasıyım.

Dövme stillerini ise triballer ve diğerleri olarak ikiye ayırırım. 

Tribal kelime olarak İngilizce tribe (kabile) kelimesinden türetilmiştir. Tanım olarak da kabile tarzı olarak ele alınabilir. Tribal dövmeler ise dövmenin insanlık tarihi boyunca süre gelen yolculuğunda dünyanın farklı farklı coğrafyalarındaki, farklı farklı üsluplaşmış dövme stillerine verilen genel isimdir.

Tribal dövmeyi de blues’a benzetiyorum. Her ikisi de kırsalda temelini şekillendirip büyük şehire gelmişler ve elektriğin desteğiyle de yepyeni bir kültürel boyut kazanmışlar. Ayrıca her ikisi de modern hayat içerisinde yollarını alırken farklı üsluplarla birleşip yeni formlara bürünmüşler. Herhalde her ikisinden sonra oluşan tarzlar arasında, onlardan ilham almamış olanı yoktur.

Şahsen müzikte blues’u, dövmede tribali temel aldığımı ve sanatımı da bu iki temelden köklendirdiğimi söyleyebilirim.

 Zaten kökler ve gelenekler olmadan ortaya çıkarılmış her şeyi şişirilmiş bir balona benzetiyorum. 

Geçmiş ve gelecek arasında bir bağlantı illaki olmalıdır. 

Benim için naifliği yüceltmek esastır ve zoru severim. 

En sevdiğim zorluk ise basitten güzellik elde etmektir.






25 Şubat 2020 Salı

Blues Brothers Ninjalara Karşı


Dövmeci Bölüm 15


Küçük bir çocukken babam beni sık sık sinemaya götürürdü. Blues Brothers, Süperman, Star Wars, Indiana Jones… Hepsini ilk defa sinemada izledim. O zamanlar yaşım daha küçük olduğundan her birine babamın tavsiyesiyle gidiyorduk.



Birkaç sene sonra, videokaset kiralama dönemi altın çağını yaşarken, babamın bazı filmleri bana hiç tavsiye etmemiş olduğunu fark ettim. Rocky, Rambo ve bilumum karate filmiyle işte o dönem tanıştım.



Hele ki ninja filmleri. Hastasıydım ninjaların. Tüm mahallenin videokaset kiraladığı dükkân olan Uğur Video ’ya gider ve babamın da oradan video kiraladığını bildiğimden, “Uğur Abi lütfen bana adında ninja kelimesi geçmeyen ama içinde ninjalar olan bir film ver” derdim. Evimiz bahçe katıydı. Bahçedeki ağaçların dallarına ipler gererek yaptığım yaylara oklar takar, kendi kendime ninjacılık oynardım. 



Tabii o zamanlar ninjanın kiralık katil anlamına geldiğini bilmiyordum.

Çocukluğumda babam, kendi annesi ve anneme sıkı sıkıya tembih etmiş “Emre oyuncak silahlarla kesinlikle oynamayacak” diye. Ben yine babaanneme kendimi acındırıp oyuncak tabanca falan aldırıyordum babamdan gizli gizli. Ama tüm çocukluğum boyunca babam, şiddet unsuru içeren her tür olgudan beni uzak tutmak için hep bir gayret sarf etti.



                          Emre Cebeci'den Selim Cebeci çeşitlemeleri 1983-1990 arası


Bugün silahlara ve şiddete olan alerjimin sebebi babamdır. Çocuklara silah sevgisi aşılamanın çok aşağılıkça olduğunu düşünüyorum. 

Bence öldürmekten başka bir boka yaramayan ateşli silahlara duyulan hayranlık kadar “acizlik” belirtisi azdır.




Sweet Home İstanbul 1987









21 Şubat 2020 Cuma

Etiler Lisesi ve Akmerkez


Dövmeci Bölüm 14


Okul ve dövme dışındaki zamanı yeni çıkan albümleri takip ederek, beste yaparak, konser vererek ve değişik zararlı alışkanlıkları deneyimleyerek geçiriyorduk. Dolayısıyla ders çalışacak vakit kalmıyordu. Zaten hepimiz okula gıcıktık.

Ben ikinci sınıfa kadar okuduğum Taksim Kemal Atatürk Lisesi’nden atılmayı başararak, sonradan mezunu olduğum Etiler Lisesi’ne kapağı atabilmiştim.

Mevzu şöyle olmuştu: Tam da biraz kendimden taviz verip saçlarımın boyunu kısalttığım lise ikinci sınıfın birinci dönemiydi. Artık gömleğimi bile içime sokuyordum. Ama okulun birinci senesi serbest olan kravat tipi değişmiş, yerine okulun adının yazılı olduğu kravatlar gelmişti.

Benim de ayıptır söylemesi, rahmetli büyük babamdan kalmış gayet muntazam kravatlarım vardır. Tabii ki tüm uyarılara rağmen okulun yaptırttığı o dandik kravat yerine kendiminkileri takmaya devam ettim. 

Sonunda bir pazartesi sabahı bayrak merasimi sonrası okulun kapısından girerken müdüre yakalandım. Herif daha ne oluyor bile diyemeden, sabah sabah herkesin ortasında, suratıma okkalı bir tokat attı. Bende film kopmuş. Ne yaptığımı tam olarak hatırlayamıyorum. Kimine göre ben de ona girişmişim, kimine göre sadece küfür etmişim. 

Ama olan olmuştu ve babamla müdürün karşılıklı mülakatları sonucu kayıtım Etiler Lisesi’ne geçti.

Orası nam-ı diğer “Sürgün Yeri” olan meşhur bir liseydi. Hikâyesi olmayan hiç kimse yoktu. Oraya gittiğimde bazı öğrenciler beni duymuşlardı, ama müdürü bıçaklayan öğrenci olarak. Benim hiç işim olmasa da orada böyle şeyleri seven ve sayan tipler de vardı. Ben de hakkımdaki dedikodu için hiç sesimi çıkartmadım.

Vukuatlı tayinim sayesinde orada, sosyal hayatıma zenginlik kazandıracak birçok renkli tiple, arkadaşlıklar ve dostluklar kurdum. Dolayısıyla lise son sınıfı üç kerede bitirebildim.




                                                           Mezuniyet Hatırası


Etiler Lisesi’nde okurken bizim sınıfın penceresinden Akmerkez’in inşasına tanık olduk. Bir zamanlar okulumuzun yanında bomboş duran arazide artık Türkiye’nin ilk AVM’lerinden olan Akmerkez yükseliyordu. Kısa sürede orası tüm öğrenciler için adeta ikinci bir kantine dönüşmüştü. 

Bazı arkadaşlarımız oradaki dükkânlarda yarı zamanlı işlere girmişti. Bizim sınıftan ön adı “Bombacı” olan (şimdi gerçek adını anamayacağım) bir arkadaşımız, çalıştığı dükkânın deposunu patlatmış ve sınıfa kolilerce muzlu süt dağıtmıştı. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz içindi!..

O zamanlar memlekette sigara yasağı da olmadığından hepimiz Akmerkez’in yemek katında tüttürüyorduk. Akmerkez’de şehirlilerden çok öğrencileri görürdünüz. Yemek katındaki masalar öğrenciler tarafından işgal edilmiş olurdu. Bir masada rocker’lar, bir diğerinde ülkücü/racon tipler, az öte masada tiki’leri pis pis izleyen sol görüşlü öğrenciler olarak hepimiz oraya takılır olmuştuk. Ben tek masaya takılmazdım. Her masaya selam verirdim. 

Zaten hiçbir zaman kendimi tek bir gruba ait hissetmedim.

Okulumuzun efsanevi müdür muavini Hülya Çavuş (kendisi erkekler tuvaletine bile sigara baskını yapardı) bile artık yemek katına baskınlar düzenliyordu. Hatta bir ara öğlen saatinde öğrencileri oraya almamaları için kapı görevlileriyle anlaşmıştı. Ama bu anlaşma tabii ki çok uzun süremedi.


 Munchies kafasıyla yemek katındaki masalarda müşterilerin bıraktığı patates kızartmaları ve çıtır tavuk kanatlarıyla az ziyafet çekmedik. Sadece içeceğimizi parayla alır, gerisini beleşe getirirdik.

Yakın zaman önce bir seyahat dönüşü, uçak inişe geçerken pencereden Akmerkez’i ve Etiler Lisesi’ni gördüm. İkisi de artık ne de küpküçük, ne de upuzaktaydılar…



16 Şubat 2020 Pazar

Ustalık ve Çıraklık Üzerine...


Dövmeci Bölüm 13 


Lâçin’in cesaretlendirmesiyle başladığım gitarı ilerletmiş, hatta onun grubuna ikinci gitarist olarak bile girmiştim. Ama bir süre sonra edindiğim bilginin yetersizliği beni bir öğretmen arayışına soktu. İyi de, bu kim olacaktı?

Kendime gitar öğretmeni aradığımı bir gün Teşvikiye sahaflarından Zihni’nin ortağı Ferruh’a söylediğimde bana, “Seni benim hocamla tanıştırabilirim” dedi. Ona kim olduğunu sorduğumda ise bana “Mustafa Dönmez” dedi.

Yalnız kendisi Kadıköy’de ders veriyor ve herkesi öğrencisi olarak kabul etmiyordu. O ana kadarki araştırmalarımda da danıştığım herkes “gel abi hallederiz” şeklinde yaklaştığından, Mustafa Dönmez hakkındaki bu ön bilgi bende onun hakkında bir merak uyandırdı. Sonunda bir pazar günü Ferruh ile buluşup Kadıköy’e MustafaDönmez ile tanışmaya gittim.

Yaşlı biriyle karşılaşmayı beklerken kapıyı açan genç ve yakışıklı adamı görünce biraz şaşırdım. Ama bu ilerleyen dakikalarda uğrayacağım şaşkınlığın yanında az kalırdı. Kendisi “Atmosfer” adlı gurubun kurucusuydu. Atmosfer, emprovizasyona dayalı çok perspektifli bir müzik tarzı olan fusion icra ediyordu. İlk başta, fusion’a kıyasla çok daha anlaşılabilir müziklerden zevk alan bana bu durum biraz itici gelmişti. 

Ama sohbet derinleştikçe karşımdaki kişiden, sevdiğim şeylere dair de çok şey öğrenebileceğimi anladığım için rahatlamıştım.






Sohbetimiz sırasında bir de bana, Aslan burcu olup olmadığımı sorduğunda çok şaşırdım. Çünkü öyleydim. Nasıl anladığını sorduğumda önce Ferruh’la göz göze gelip tebessümleştikten sonra bana “Konuşmalarından ve davranışlarından” dedi ve ekledi: “Hatta yükselenin de sanki Aslan olabilir”. 

Ben o güne kadar burçları sadece magazin dergilerin sayfalarından bildiğim için, yükselen burç nedir onu bile bilmezdim. Doğum saatimle yükselen burcumun da Aslan olduğunu o gün öğrendim. Ama esas sürprizi Mustafa Dönmez’in de Aslan üzeri Aslan olduğunu öğrendiğimde yaşadım.

Mustafa Abi’den bir sene ders aldım. Verdiği ödevleri etüt ederken ilk defa ellerimin üzerindeki damarların çıktığına şahit oldum. Ders dışında da bir abi-kardeş muhabbeti geliştirdik. Ama bir sene sonunda eğitimimi daha ileri bir seviyeye götürmek istemediğimi anladım. Daha 19 yaşındaydım ve gitarist olmak dışında da sanata dair yapmak istediğim çok şey vardı.

Mustafa Abi’den bir ömürlük ilham aldım. Ancak bu sürecin sonunda bir şey fark ettim ki, usta-çırak ilişkisi ile yürütülen bir eğitim tarzı hiç de bana göre değildi.

Yıllar içerisinde bu farkındalığım başka kulvarlarda karşılaşacağım deneyimlerle daha da oturdu. Sonuçta insan faktörü. Herkesin artıları ve eksileri var. 

Hem teknik, hem de etik olarak gelişmenin en doğru yolunun insanın kendi iç sesini dinleyerek, adı ne olursa olsun (Usta, Mentor, Koç, Guru…) tek bir kişinin metoduna fazla bağlı kalmaması gerektiğini düşünüyorum. Bence kişi kendi kendisinin öğretmeni olabilmeli.




                     Soldan sağa: Barış Erman, Mustafa Dönmez ve bendeniz. Sene 2007

Barış  liseden arkadaşım olmakla birlikte benim ilk ve tek gitar öğrencim olmuş, ona öğretecek bir şeyim kalmadığında ise onu Mustafa Abi'ye havale etmiştim. Halen derse devam etmekle birlikte 24 Kasım öğretmenler gününde Mustafa Abi'yi ve beni arayarak, vefakarlık nedir sorusunun cevabını her sene bu şekilde verir.





14 Şubat 2020 Cuma

Ah Nerede O Eski Biletler?...

Dövmeci Bölüm 12


Ayrıca 90’lar ilk stadyum konserlerinin de yapılmaya başladığı yıllardı. Harbiye açık hava tiyatrosuna gelen 3.sınıf yabancı rock gruplarından sonra 1993’de kanlı canlı Guns n’ Roses’ı ve devamını görmek, hepimize kendimizi yurt dışındaymış gibi hissettirmişti. 

Özellikle kariyerlerinin zirvesinde (aynı zamanda da sonunda) ve orijinal kadrosuyla Guns n’ Roses’ı izlemiş olduğum için kendimi bugün bile çok şanslı hissederim.

Hele ki o zamanlar daha halen en çok metalciler tarafından dinlenen ve daha hiçbir üyesinin dövmesi olmayan Metallica’nın, İnönü Stadyumu’nu tıklım tıklım doldurması organizatörlerin önünü açmıştı. Bu organizatörlerden en önemlisi kuşkusuz ki Ahmet San’dır.

O yıllarda gittiğim tüm konserlerin biletlerini hala saklıyorum. Çünkü o zamanın konser biletleri bugünküler gibi tek tip ve zevksiz değil, üzerlerindeki logolar rengârenk, yazılar kabarık baskılı yani tam koleksiyon yapmaya layık olurdu. 

Bugün basılan biletler o küçültülmüş su faturasına benzeyen halleriyle, üzerlerinde adı yazan sanatçıları temsil edemeyecek kadar çirkinler.




Ah nerede o eski biletler?...


Konserlerden önceki gece bizim de içinde bulunduğumuz yüzlerce hayran, İnönü Stadyumu’nun önünde sabahlardı. Çadırlar, uyku tulumları ve ucuz şarapla İstanbul’un göbeğinde kendi kendimize adeta Woodstock’cılık oynuyorduk. 

O zamanlarda konsere gelen bir grubu izlemekten çok, orada bulunmanın havası daha önemliydi. Ortalıkta çakma Slash’ler ve Axl’lar gezinirdi. Kimileri hayranı oldukları kişiler veya gruplarla o kadar özdeşleştirilmişti ki bugün çoluk çocuğa karıştıkları halde hala Slayer Erdem, Megadeth Ahmet diye çağrılan insanlar var.

Yaşımız elverdiği için içerdik, sıçardık da yine de konseri bitirebilirdik. Tapındığımız koskoca gruplar Türkiye tarihinde ilk defa ayağımıza kadar gelmişti de biz geri zekâlı ergenler olarak hala kafamızı nasıl daha güzel yaparız derdindeydik. 

Yoksa hatırlayabilseydim şu satırlarda o konserler ile ilgili ne anekdotlar yazardım.






Deseni Bedene Aktarmak


Dövmeci Bölüm 11


Şimdilerde kullandığım her yöntemi ve imkânı, o günlerdekilerle kıyasladığımda, yeni            nesil meslektaşlarımı kıskanmamam çok zor. 

Dövme yapmaya başladığım ilk yıllarda kâğıttaki deseni vücuda geçirecek bir aktarma yöntemi bilmediğimden, çizimleri doğaçlama bir şekilde, direkt bedenime dövme olarak yapıyordum.

Kâğıt üzerindeki bir deseni vücuda aktarım işlemini keşfettiğimde, elde imkân olarak normal karbon kâğıdı ve koltukaltı roll on’undan başka bir şey yoktu. 

Fotokopisi çekilmiş deseni karbon kâğıdının üzerine koyar, kalemle ana çizgilerin üzerinden geçerdik ve bunu koltuk altı roll on’u sürülmüş deriye değdirdiğimizde de çizgiler vücuda çıkardı. 

Koltuk altı roll on’u pudrasız olmalıydı. Yoksa çizgiler vücuda geçmezdi. Tabii o zamanlar bu gizli bir bilgiydi.

Karbon kâğıdındaki boyanın vücuttaki tutunuşu o kadar kötüydü ki dövme yaparken parmaklarınızın değdiği çizgiler, mütemadiyen silinirdi. Neyse ki karbon kâğıdının yerini bir süre sonra aynı formatta ama dövmecilik için özel üretilmiş özel boyalı kâğıtlar aldı. Bu boya deriden zor çıkıyor.

Hala o günlerden kalan travmanın etkisiyle, dövme yaparken parmaklarım aktarım çizgilerine değmesin diye fuzuli bir gayret içerisindeyim ve bugün bile dövmenin kendisini yaparken, desenin vücuda aktarımı sırasında yaşadığım stresin yarısını bile yaşamıyorum.




                                                İzlemesi 1 dakika, yapması 36 saat


Manuel yöntemle aktarım kâğıdına çizim yapmak, bazı detaylı çizimler söz konusu olduğunda iki gün bile sürebilirdi. Günümüzde bu iş için üretilmiş minik yazıcılar sayesinde, en karmaşık çizimler bile saniyeler içerisinde aktarıma hazır hale geliyor. 




Bu tasarımın aktarım kağıdını tamamen manuel yöntemle, iki güne yayarak tamamladığımı hatırlıyorum.




O günlerden kalma manuel olarak hazırladığım birkaç aktarım kâğıdını, bugün ibret olsun diye halen saklarım.