Dövmeci Bölüm 18
Lise bittikten hemen
sonra Kazım Carlsen Salahor ile tanıştım. Sene 1995 idi. Bugüne kadar tanıdığım
en deli dolu adamlardan biri olan Kazım’ın elinde o ana kadar hiç görmediğim
bir şey vardı. Bir dövme makinesi! Kazım hayatımı değiştirecek bir teklifte
bulunarak bana Ortaköy’de açmayı düşündükleri bir dövme stüdyosunda çalışmak
isteyip istemeyeceğimi sordu. Bu benim için o ana kadar karşılaştığım en büyük
fırsattı. Fakat bir problem vardı. Daha önce bir dövme makinesi görmüşlüğüm ve
kullanmışlığım yoktu. Kazım sağ olsun bu duruma şöyle bir çözüm getirdi “Bana
yapar öğrenirsin.”
O dönemlerde Türkiye’de
dövme malzemesi bulabileceğimiz bir piyasa yoktu. Yurt dışından hasbelkader
getirtebildiğimiz boya, iğne ve dergiler dışında buradan orijinal malzeme
tedarik etmek mümkün değildi. Biriktirdiğimiz deneyimlerimizle ve duyduğumuz
dedikodularla, geriye kalan malzemeleri kırtasiyeler, eczaneler ve fotokopicilerden
tedarik edebiliyorduk.
Kazım, sosyetik bir
camianın nev-i sahsına münhasır, istisnai bir bireyiydi. Parada pulda gözü
yoktu. Çok dürüst biriydi. İdolü olan Mickey Rourke’un Türkiye’deki temsilcisi
gibi yaşardı ve kadınlar da ona bayılırdı. Ortağı ve dükkânın esas finansörü
olan Murat ise baba
mesleğinden alamadığı heyecanı bu sektörde bulacağını umuyordu. Stüdyonun adını
Murat’ın yaptığı dövüş sanatı olan Kaizen Aikijitsu’nun “Jitsu”su ile
“Tattoo”yu birleştirerek ben koymuştum.
Tattoojitsu’da daha önce
sadece gazete ve dergilerde gördüğüm bazı kişilere dövmeler yaptım. Lafı gelmişken,
ne o zaman ne de bugün cemiyet hayatından (o da artık nasıl bir lafsa) dövme
yaptığım kişileri, vitrinimde reklam amaçlı sergiledim. Bunu yapmak bana,
yaptığın işe ve kendine güvenmiyor oluşun bir göstergesi gibi geliyor.
En iyi
ve en doğru reklamın da yapılan işin kendisi olduğuna inanıyorum. Yapıldığı
kişinin değil!..
Oradaki çevrede daha en
başından itibaren, nitelikli bir sanatçı olarak kabul gördüm. Kendimi bildim
bileli hep çizim yaptığım ve bu yolun yolcusu olduğumu bulunduğum her ortamda
belli ettiğim için, Tattoojitsu’da gerçekten el üzerinde tutuldum.
Bir de o güne kadar,
çizim yapmayı sadece kendi dünyasında yapan, kimseyle iletişim kurmayıp kendini
“görünmez” hisseden biriyken, şimdi her türden insana dövmeler yapan, onlardan
saygı ve övgü alan, “görünür” bir sanatçıya dönüşmüştüm.
İlk temel bilgileri
Kazım’dan öğrendim. Ama doğrusu onun da temel bilgilerden ötesiyle pek işi
yoktu. O daha ziyade işin tribindeydi. Ona Ortaköy’deki işlek bir dövme
stüdyosunun tatlı serseri dövmecisi olmak yetiyor da artıyordu bile. Ben ise
artık dövmeyi sanat icra etmenin bir yolu olarak kavramıştım.
Bin bir güçlükle yurt
dışından temin ettiğimiz Tattoo Magazin’lerde gördüğüm işler beni fena halde
gaza getiriyordu. Filip Leu, Anil Gupta, Paul Booth, Guy Atchison gibi
sanatçılar dövme tarihine adeta yön veriyor ve standartları belirliyorlardı.
Kimi illüstratif betimlemeler fotoğraflara taş çıkarır nitelikteydi.
İnternetin olmadığı, cep telefonunun daha ziyade zenginlerde olduğu dönemlerdi. Stüdyomuz için fotokopiler ve kopartılmış dergi sayfalarından kataloglar hazırlardık. Sanki oradaki her işi yapabilecekmişiz gibi… Ama müşterilerin de çok umurunda değildi nitelikli işlere sahip olmak. O zamanlarda sırf bir dövme sahibi olmak bile ayrıcalıklı bir durumdu.
İnternetin olmadığı, cep telefonunun daha ziyade zenginlerde olduğu dönemlerdi. Stüdyomuz için fotokopiler ve kopartılmış dergi sayfalarından kataloglar hazırlardık. Sanki oradaki her işi yapabilecekmişiz gibi… Ama müşterilerin de çok umurunda değildi nitelikli işlere sahip olmak. O zamanlarda sırf bir dövme sahibi olmak bile ayrıcalıklı bir durumdu.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder