7 Şubat 2020 Cuma

90lı Yıllarda Beyoğlu Sokaklarının Demirbaşları

Dövmeci Bölüm 9




O güne kadar alışılagelmiş rock müzik formatına alternatif bir tür olarak doğan grunge global dünyada, Beyoğlu ise bizim dünyamızda altın yıllarını yaşıyordu.

1990 senesinde İstiklal Caddesi araç trafiğine tamamen kapatılmıştı. Öncesinde Taksim-Tünel arasında vızır vızır arabalar gider gelirdi. Beyoğlu ayrıca 90ların ilk yıllarında rock bar kavramının da yeni yeni doğduğu bir bölgeydi. İstanbul kültür/sanat ortamlarının ve tabii ki gece hayatının baş merkeziydi. Kemancı, Hayal Kahvesi, Roxy gibi mekânlar sivrilmekte, Abdullah Sokak, Mis Sokak ve bilumum ara sokaklarda yeni bir sokak kültürü şekillenmekteydi.

Daha iki sene öncesine kadar mütevazı rock müzik sahnelerinde boy gösterdiklerinde “Vay be kızlara bak. Ne güzel çalıyorlar” dediğimiz Şebnem Ferah ve Özlem Tekin’in beraber çaldığı Volvox grubu, artık kaliteli barlarda çalar olmuştu. 

Teoman diye bir tipten bahsediliyordu. Ortaköy’de bulunan Flatline adlı barda; grunge müziğin popüler hitlerini cover’layan Mad Madame adlı bir grubun genç solisti Kaan Tangöze yine çıplak beden altı eşortman ile Pearl Jam söylüyordu.

İnsanlar Leman mizah dergisinin gencecik bir çizeri olan Cem Yılmaz’ın, derginin mekânı Leman Kültür’de anlattığı hikâyelerle milleti gülmekten kırıp geçirdiğini anlatıyordu.

O zaman bizim gibi çulsuzlar için ise taktik, ara sokakta Köpek Öldüren lakaplı bir ucuz şarap olan Güzel Marmara’ları fondip edikten sonra mekânlara girip, bir iki birayla geceyi tamamlamak şeklindeydi. Anamızdan babamızdan aldığımız harçlıklar daha fazlasına yetmiyordu.

90’lar aynı zamanda uyuşturucu kullanımının ve trafiğinin artık iyice görünür olmaya başladığı yıllardı. Üstüne üstlük eroin kullanımı da moda olmuş ve ortalıkta gencecik cankiler gezinip dilenmeye başlamıştı. Kimisi tek başına, kimisi de çift olarak bulaştı bu illete. 

Bizler de bir yakının ölmesi deneyimini daha o zamanlardan ve o yaşlardan bol bol edindik.

Abdullah Sokak bir ara sokaktı ve bir dönemin kurtarılmış bölgesiydi. Nereye gideceksek orada buluşur, yolumuza oradan devam ederdik. Sıraselvi’yi İstiklal caddesine bağlayan, içinde esnaf bulunmayan ve karakolun uzağındaki bir sokaktı. 

Bir ucundan diğer ucuna kadar öbekleşmiş beşer-yedişer kişilik gruplar, kendi halinde takılırdı. Kimi öbekte gitar çalınırdı, kimi öbekte esrarlı sigara döndürülürdü. Sütlü muz likörü ve ucuz şarap en popüler içkilerdi. Gezgin torbacılar için bile sosyalleşilebilecek bir durak yeriydi ve sokaktaki hareketlilik 24 saat sürerdi.

İstiklal caddesi de efsanevi karakterlere ev sahipliği yapardı. Yolu o taraflara sık düşenlerin gözleri cadde boyunca bazı ikonik simaları görmeye pek alışıktı. 

Mesela, Pala Şair. Pala bıyıkları, hiç çıkartmadığı takım elbisesinin üzerindeki yüzlerce rozeti ve elindeki devasa tespihiyle, pek fazla hareket etmeksizin ayakta durur, gelen geçeni izlerdi. Gerçek adı Mustafa Yağcı olan Pala, geçimini onunla fotoğraf çektirenlerden sağlardı.




Feridun dilsizdi. Bir fırında çalıştığı için üstü başı un, etrafta bembeyaz gezinir ve yüzünde her daim inanılmaz sevimli bir gülümseme olurdu. Bu gülümseme onun çok işine yarardı. Çünkü insanların arkalarından sinsice yaklaşıp çığlık atarak onları korkutmak gibi bir huyu vardı. Milletin ödü patlardı ama aklının kıtlığını ve sevimliliğini gördüklerinde ona kızamazlardı.

Ali Topçuoğlu ise Atlas pasajının girişine yakın bir noktada açtığı tezgâhta içli köfte satardı. Ali Amca’nın tipi sokak satıcısından ziyade bir doktora benzerdi. Lacivert ceketinin içindeki bembeyaz, tertemiz ve hep ütülü gömleğinin üzerine yine pırıl pırıl bir önlük giyerdi.
Ali amca, Maraş’ta varlıklı bir kuru bakliyat toptancısı iken iflas etmiş ve 1988 yılında İstanbul’a gelip İstiklal caddesinde karısının yaptığı içli köfteleri satmaya başlamıştı. 

Bugün bu insanların hiçbiri hayatta değil. Ama bugünün Beyoğlu’sunda vermeleri gereken hayat mücadelesi muhtemelen o zamanlardakinden çok daha zor olurdu.


Aşağıdaki videoda Ali Topçuoğlu'nun hikayesini kendi ağzından izleyebilirsiniz.





BİZON MURAT (Siya Siyabend)

Henüz çoğumuzun onu bildiği Siya Siyabend grubu oluşmadan önce bile, Beyoğlu sokaklarının ruhuna şeklini veren nadide adamlardan birisi de Bizon Murat’tı. Karizmasıyla Jim Morrison ve Joe Cocker’ın beden bulmuş hali gibiydi. Onunla sokakta takılırken tanışmış ve dost olmuştuk.

Murat bir sokak müzisyeni ve şairiydi. Laçin’le beraber Beyoğlu’nun arka sokaklarında onun izini sürer ve her denkleşişimizde de beraber takılırdık. Murat’ın da bizim de, müzik yaptığımız kendi ekiplerimiz olmasına rağmen, herkesten bağımsız bir üçlü olmuştuk. Çünkü farklı dünyaların insanları da olsak gönüldaşlığımız birbirine çok uymuştu.

Murat’ın evi de sahnesi de sosyal çevresi de sokaklardı. Seyyar satıcısından sokaktaki mecnununa, dükkân sahiplerinden polisine kadar herkes onun varlığını -araları iyi olsun olmasın- hayatlarının bir parçasıymışçasına kabul ederdi. O sokaklara aitti.

Bir yaz üçümüz Bodrum’da buluştuk. Laçin’le ben ucuz bir pansiyonda, Murat da gittiği her yerde yatacak bir yerleri olduğundan, sağda solda kalıyordu. Murat gündüzleri marinada ağzında çiğneyip denize tükürdüğü ekmeklerle kocaman kefaller yakalardı. Biz de bakkaldan biraları kapardık. Sonra da bir yerlerde küçük bir ateş yakıp denize karşı ziyafet çekerdik.

O zamanlar Bodrum’da Hard Rock Cafe’nin çakması olan Hardish Rock Cafe vardı. Laçin, bir akşam orada çalmamız için anlaşma yapmıştı. Ben gitarda, Laçin perküsyonda, Murat’ta vokalde, doğaçlama müzik yapacaktık. Murat’ın doğaçlama yeteneği de sesi kadar iyiydi. O gece, anlık olarak yazdığı sallamasyon sözleri, benim iki-üç akorla yürüttüğüm riff’ler ve Laçin’in tımbırdattığı bongo üzerine öyle güzel şarkı olarak söylüyordu ki Hardish’teki herkes hipnotize olmuş gibi bizi izliyordu.

Sonra ne olduysa bir anda oldu. Sahnenin ışıkları yandı ve ses sisteminden müzik devreye girdi. Anlaşılan oradaki DJ, kız arkadaşının bize (muhtemelen de Murat’a) olan hayranlığını kıskanmıştı. Laçin seyirciye dönerek gayet sakin bir şekilde: “Arkadaşlar biz sahile inip çalmaya devam edeceğiz” dedikten sonra yaklaşık bir elli kişi hep beraber sahile indik ve sabaha kadar unutulmaz bir gece yaşadık.

Sonraki yıllarda üçümüzün yolları ayrılmış da olsa, ara sıra Murat’la sokakta denk geliyorum. Bana: “Bırak oğlum bu dövme işlerini, sen gitar çalmalısın” diyor. 

Allah iyiliğini versin be Murat!



Fatih Akın'ın Crossing The Bridge The Sound of İstanbul belgeselinden...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder