O güne kadar
alışılagelmiş rock müzik formatına alternatif
bir tür olarak doğan grunge global
dünyada, Beyoğlu ise bizim dünyamızda altın yıllarını yaşıyordu.
1990 senesinde İstiklal Caddesi
araç trafiğine tamamen kapatılmıştı. Öncesinde Taksim-Tünel arasında vızır
vızır arabalar gider gelirdi. Beyoğlu ayrıca 90ların ilk yıllarında rock bar kavramının da yeni yeni doğduğu
bir bölgeydi. İstanbul kültür/sanat ortamlarının ve tabii ki gece hayatının baş
merkeziydi. Kemancı, Hayal Kahvesi, Roxy gibi mekânlar sivrilmekte, Abdullah
Sokak, Mis Sokak ve bilumum ara sokaklarda yeni bir sokak kültürü
şekillenmekteydi.
Daha iki sene öncesine
kadar mütevazı rock müzik
sahnelerinde boy gösterdiklerinde “Vay be kızlara bak. Ne güzel çalıyorlar”
dediğimiz Şebnem Ferah ve Özlem Tekin’in beraber çaldığı Volvox grubu, artık
kaliteli barlarda çalar olmuştu.
Teoman diye bir tipten bahsediliyordu. Ortaköy’de
bulunan Flatline adlı barda; grunge
müziğin popüler hitlerini cover’layan Mad Madame adlı bir grubun genç solisti
Kaan Tangöze yine çıplak beden altı eşortman ile Pearl Jam söylüyordu.
İnsanlar Leman mizah
dergisinin gencecik bir çizeri olan Cem Yılmaz’ın, derginin mekânı Leman
Kültür’de anlattığı hikâyelerle milleti gülmekten kırıp geçirdiğini
anlatıyordu.
O zaman bizim gibi
çulsuzlar için ise taktik, ara sokakta Köpek Öldüren lakaplı bir ucuz şarap
olan Güzel Marmara’ları fondip edikten sonra mekânlara girip, bir iki birayla
geceyi tamamlamak şeklindeydi. Anamızdan babamızdan aldığımız harçlıklar daha
fazlasına yetmiyordu.
90’lar aynı zamanda
uyuşturucu kullanımının ve trafiğinin artık iyice görünür olmaya başladığı
yıllardı. Üstüne üstlük eroin kullanımı da moda olmuş ve ortalıkta gencecik
cankiler gezinip dilenmeye başlamıştı. Kimisi tek başına, kimisi de çift olarak
bulaştı bu illete.
Bizler de bir yakının ölmesi deneyimini daha o zamanlardan
ve o yaşlardan bol bol edindik.
Abdullah Sokak bir ara
sokaktı ve bir dönemin kurtarılmış bölgesiydi. Nereye gideceksek orada buluşur,
yolumuza oradan devam ederdik. Sıraselvi’yi İstiklal caddesine bağlayan, içinde
esnaf bulunmayan ve karakolun uzağındaki bir sokaktı.
Bir ucundan diğer ucuna
kadar öbekleşmiş beşer-yedişer kişilik gruplar, kendi halinde takılırdı. Kimi
öbekte gitar çalınırdı, kimi öbekte esrarlı sigara döndürülürdü. Sütlü muz
likörü ve ucuz şarap en popüler içkilerdi. Gezgin torbacılar için
bile sosyalleşilebilecek bir durak yeriydi ve sokaktaki hareketlilik 24 saat
sürerdi.
İstiklal caddesi de
efsanevi karakterlere ev sahipliği yapardı. Yolu o taraflara sık düşenlerin
gözleri cadde boyunca bazı ikonik simaları görmeye pek alışıktı.
Mesela, Pala
Şair. Pala bıyıkları, hiç çıkartmadığı takım elbisesinin üzerindeki yüzlerce
rozeti ve elindeki devasa tespihiyle, pek fazla hareket etmeksizin ayakta
durur, gelen geçeni izlerdi. Gerçek adı Mustafa Yağcı olan Pala, geçimini
onunla fotoğraf çektirenlerden sağlardı.
Feridun dilsizdi. Bir
fırında çalıştığı için üstü başı un, etrafta bembeyaz gezinir ve yüzünde her
daim inanılmaz sevimli bir gülümseme olurdu. Bu gülümseme onun çok işine
yarardı. Çünkü insanların arkalarından sinsice yaklaşıp çığlık atarak onları
korkutmak gibi bir huyu vardı. Milletin ödü patlardı ama aklının kıtlığını ve sevimliliğini
gördüklerinde ona kızamazlardı.
Ali Topçuoğlu ise Atlas
pasajının girişine yakın bir noktada açtığı tezgâhta içli köfte satardı. Ali Amca’nın
tipi sokak satıcısından ziyade bir doktora benzerdi. Lacivert ceketinin
içindeki bembeyaz, tertemiz ve hep ütülü gömleğinin üzerine yine pırıl pırıl bir
önlük giyerdi.
Ali amca, Maraş’ta
varlıklı bir kuru bakliyat toptancısı iken iflas etmiş ve 1988 yılında
İstanbul’a gelip İstiklal caddesinde karısının yaptığı içli köfteleri satmaya
başlamıştı.
Bugün bu insanların hiçbiri hayatta değil. Ama bugünün Beyoğlu’sunda
vermeleri gereken hayat mücadelesi muhtemelen o zamanlardakinden çok daha zor
olurdu.
Aşağıdaki videoda Ali Topçuoğlu'nun hikayesini kendi ağzından izleyebilirsiniz.
BİZON
MURAT (Siya Siyabend)
Henüz çoğumuzun onu bildiği Siya Siyabend grubu oluşmadan önce bile, Beyoğlu sokaklarının
ruhuna şeklini veren nadide adamlardan birisi de Bizon Murat’tı. Karizmasıyla
Jim Morrison ve Joe Cocker’ın beden bulmuş hali gibiydi. Onunla sokakta
takılırken tanışmış ve dost olmuştuk.
Murat bir sokak müzisyeni
ve şairiydi. Laçin’le beraber Beyoğlu’nun arka sokaklarında onun izini sürer ve
her denkleşişimizde de beraber takılırdık. Murat’ın da bizim de, müzik
yaptığımız kendi ekiplerimiz olmasına rağmen, herkesten bağımsız bir üçlü olmuştuk.
Çünkü farklı dünyaların insanları da olsak gönüldaşlığımız birbirine çok
uymuştu.
Murat’ın evi de sahnesi de
sosyal çevresi de sokaklardı. Seyyar satıcısından sokaktaki mecnununa, dükkân
sahiplerinden polisine kadar herkes onun varlığını -araları iyi olsun olmasın-
hayatlarının bir parçasıymışçasına kabul ederdi. O sokaklara aitti.
Bir yaz üçümüz Bodrum’da
buluştuk. Laçin’le ben ucuz bir pansiyonda, Murat da gittiği her yerde yatacak
bir yerleri olduğundan, sağda solda kalıyordu. Murat gündüzleri marinada
ağzında çiğneyip denize tükürdüğü ekmeklerle kocaman kefaller yakalardı. Biz de
bakkaldan biraları kapardık. Sonra da bir yerlerde küçük bir ateş yakıp denize karşı
ziyafet çekerdik.
O zamanlar Bodrum’da Hard
Rock Cafe’nin çakması olan Hardish Rock Cafe vardı. Laçin, bir akşam orada
çalmamız için anlaşma yapmıştı. Ben gitarda, Laçin perküsyonda, Murat’ta
vokalde, doğaçlama müzik yapacaktık. Murat’ın doğaçlama yeteneği de sesi kadar
iyiydi. O gece, anlık olarak yazdığı sallamasyon sözleri, benim iki-üç akorla
yürüttüğüm riff’ler ve Laçin’in
tımbırdattığı bongo üzerine öyle güzel şarkı olarak söylüyordu ki Hardish’teki
herkes hipnotize olmuş gibi bizi izliyordu.
Sonra ne olduysa bir anda
oldu. Sahnenin ışıkları yandı ve ses sisteminden müzik devreye girdi. Anlaşılan
oradaki DJ, kız arkadaşının bize (muhtemelen de Murat’a) olan hayranlığını
kıskanmıştı. Laçin seyirciye dönerek gayet sakin bir şekilde: “Arkadaşlar biz
sahile inip çalmaya devam edeceğiz” dedikten sonra yaklaşık bir elli kişi hep
beraber sahile indik ve sabaha kadar unutulmaz bir gece yaşadık.
Sonraki yıllarda üçümüzün
yolları ayrılmış da olsa, ara sıra Murat’la sokakta denk geliyorum. Bana:
“Bırak oğlum bu dövme işlerini, sen gitar çalmalısın” diyor.
Allah iyiliğini
versin be Murat!
Fatih Akın'ın Crossing The Bridge The Sound of İstanbul belgeselinden...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder